19 Nisan 2015 Pazar

MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN GENEL YAPISI


                                        Merkezi Sinir Sisteminin Genel Yapısı 

İnsan merkezi sinir sistemi, evrende insanın bildiği en karmaşık biyolojik yapılanmadır. Milyarlarca sinir hücresi, bunların aralarındaki trilyonlarca bağlantı ve “yardımcı hücreler” olarak nitelenen glia hücreleri, sinir sisteminin ana yapısını oluşturur. Bu akıl almaz düzeydeki karmaşık yapı, bu günkü bilgilerimiz ışığında, tüm canlılık olaylarını ve davranışları düzenleyen bir ara-birim olarak görev yapar.
Sinir bilimleriyle uğraşan biri olarak, edindiğim her yeni bilginin beni garip bir hayret ve coşku içinde bırakması ve bilimin paylaşılarak büyüyeceğine olan inancımdan dolayı, konu ile yakından ilgili olmayanlar için, vücudumuzun yönetim merkezi konusundaki son bilgileri ve bunların muhtemel sonuçlarını elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.
Bilginin gereksizi diye bir şeyin var olmadığına inanan bir insanım ve anlamanın temelinin, “nasıl anladığımızı anlayabilmek” olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmak için de, işimiz ve uğraşımız ne olursa olsun, bizi ilgilendiren her türlü bilgiyi, yani elimizden geldiğince her şeyi öğrenmemiz gerekir diye düşünüyorum. Özellikle de kendimizi…

SİNİR SİSTEMİMİZ
Sinir sistemini genel olarak, merkezi ve çevresel (periferik) sinir sistemi olarak iki kısma ayırmaktayız. Çevresel sistem, vücudun her yanından alınan duyu (tat, dokunma, görme, işitme, vücudun pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb) bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir kablolarından oluşur. Yani çevresel sinir sistemini (o kadar basit değilse de) bir veri taşıyıcısı olarak düşünebiliriz. Merkezi sinir sistemi ise, çevresel sinir sisteminden gelen verileri değerlendirip, ürettiği emirler aracılığıyla vücudumuzun yeni durumlara uyum sağlamasına yardımcı olur.
MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN GENEL HATLARI
Merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik, üç katlı bir zar yapısı ile çevrelenmiş durumdadır. Bu zarlar dıştan içe doğru dura mater (sert zar), araknoid (örümceksi) zar ve pia mater (ince zar) olarak sıralanırlar. Bu üç kılıf, kesintisiz bir biçimde tüm merkezi sinir sistemini sarar ve çevresel sinir sisteminde de hafif yapı ve işlev değişiklikleri ile devamlılık gösterir.
Şekil 1. Beyni saran zar sistemleri ve kan beyin engeli.
Pia adlı zar ile araknoid zarın arasında içi sıvı dolu bir boşluk alan vardır. Araknoid zar bu boşluğa doğru ince uzantılar vererek adeta bir örümcek ağı yapısında bağlantılar oluşturur. Zara adını veren de zaten bu özelliktir. Araknoid zar, bu uzantıları aracılığıyla pia mater’e bağlanarak aradaki boşluğu (subarachnoid boşluk) doldurur (-sub eki, “altında” anlamındadır). Subaraknoid boşluk “beyin omurilik sıvısı” (BOS) denen bir sıvı ile doludur. Bu sıvı, sinir sistemi dokusunun beslenmesi ve atıklarının atılmasında hayati öneme sahiptir. Ayrıca, sinir sisteminin tamamını saran bu zar yapısı ve içindeki sıvı dolu bu bölmeler sayesinde, sinir sistemi bir bütün olarak sıvı içinde yüzer durumda bulunur ve böylece hem darbelere karşı emici bir tamponla korunmuş, hem de bu yumuşak ve nazik doku kendi ağırlığı dolayısıyla hasar görmesini engelleyecek bir yastık sistemiyle donatılmış durumdadır.
Beyni besleyecek olan kan damarlarının duvarları, damarlar beyin dokusunun içlerine doğru girerken, bir çeşit yapı değişikliğine uğrayarak, hiç bir maddenin kontrolsüz geçmesine izin vermeyecek özel bir yapı kazanırlar. Bu yapı, sinir hücrelerinin yardımcıları olan glia hücreleri ile dış kısımdan da desteklenerek, “kan beyin engeli” dediğimiz özel bir yapının oluşmasını sağlarlar (glialar ile ilgili bilgileri aşağıda bulacaksınız). Bu sayede çok hassas bir organ olan sinir sistemi, kandaki zararlı ve istenmeyen maddelerin taarruzundan da korunmuş olur (Şekil 1).
MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN BÖLÜMLERİ 
(Merkezi Sinir Sisteminin Fizyolojik Anatomisi)
Sinir sistemimizin beyin ve omulikiten oluşan merkezi bölümü, yukarıdan aşağıya doğru hiyerarşik bir yapılanma gösterir. Nisbeten daha basit işlevler merkezi sinir sisteminin en alt bölümü olan omurilik tarafından yürütülürken, yukarılara çıktıkça (beyin sapı, beyincik, orta beyin, limbik sistem vs gibi) daha karmaşık işlevleri yürütmekle görevli bölgeler karşımıza çıkar. Şimdi en alt düzeyden başlayarak sinir sisteminin bölümleri ile kısaca tanışalım.
OMURİLİK (Medulla spinalis):
Merkezi sinir sistemi; kararların verildiği, etraftan gelen verilerin yorumlandığı, algılamanın ve diğer bütün zihni fonksiyonların yerine getirildiği bölgeleri içeren karmaşık bir işlevsel yapılar bütünüdür. Merkezi sinir sisteminin en “basit” kısmı, omurilik dediğimiz ve sırtımızdaki omur kemikleri arasında aşağıya doğru uzanan tüp şeklindeki yapıdır.
Şekil-2. Omuriliğin şematik görünümü (kesit). 1. Arka oluk; 2. Dura mater; 3. Araknoid zar; 4. Duyu sinirlerinin kökleri (arka kök; radix posterior); 5. Arka kök gangliyonu (duyu hücrelerinin gövdeleri burada bulunur); 6. Spinal sinirler (vücuda dağılan motor sinirler ve vücuttan duyu getiren duyu sinirleri); 7. Motor sinirlerin kökleri (ön kök; radix anterior); 8. Subaraknoid boşluk (Beyin-omurilik sıvısı ile doludur); 9. Pia mater
Omurilik, etraftan gelen bilgilerin merkezi sinir sistemine girdiği ve merkezden gelen emirlerin çevresel sisteme aktarıldığı yerdir. Aynı zamanda, refleks dediğimiz, ani ve istemsiz hareketler de, bu organ tarafından kontrol edilir. Omurilik temel olarak, orta kısmında ince ve boylu boyunca bir kanal; kanalın etrafında, eninde kesildiğinde kelebek gibi görünen bir gri madde; ve bunun etrafında ise beyaz madde kütlesinden oluşan, tüp şeklinde bir yapıdır. Ortadaki kanal, beynin içinde bulunan, ventrikül (karıncık) adı verilen ve besleyici bir sıvı olan beyin omurilik sıvısı (BOS) ile dolu olan boşlukların, omurilik içindeki devamıdır ve aynı sıvıyla doludur. Kanalın etrafında bulunan gri madde, esas olarak sinir hücrelerinin gövde kısımlarını içerir. Buradaki sinir hücreleri, çevresel sinir sisteminden gelen ve merkezden dışarıya gönderilen verileri değerlendirilerek, nereye ve ne şekilde gönderileceklerini belirleyen karmaşık elektriksel devreler oluştururlar.
Şekil 3. Omuriliğin şematik kesiti. İç tarafta hücre gövdelerini içeren gri madde; dış kısımda ise hücre uzantılarını içeren ak madde bulunmaktadır. 1. Gri maddenin ön boynuzu (cornu anterior); 2. Gri maddenin arka boynuzu (cornu posterior); Gri bağlantı bölgesi (commisura grisea); Ak maddenin ön bölümü (funiculus anterior); 5. Ak maddenin yan bölümü (funiculus lateralis); 6. Ak maddenin arka bölümü (funiculus posterior); 7. Ak madde ön bağlantı bölgesi (commisura alba anterior); 8. Dikey ön oluk (fissura mediana anterior); 9. Arka oluk (sucus medianus posterior); 10. Merkezi kanal (canalis centralis); 11. Motor sinirler (ön kök; radix anterior); 12. Duyu sinirleri (arka kök; radiz posterior); 13. Arka kök ganglionu
Bu fonksiyonu anlamak için basit bir örnek verelim: Diyelim ki elimizde bir dondurma var ve bunu ağzımıza götürüp yemek istiyoruz. Bunun için, kolumuzu ağzımıza doğru bükmemiz gerekiyor. Biz bu kararı beynimizde verdikten hemen sonra, beynimizden, kolumuzu bükecek olan pazu kaslarına doğru bir kasılma sinyali gönderilir. Fakat bu sinyal, kola gelmeden önce, omurilikteki sinir hücrelerine aktarılır. Burada, yani omurilikte bulunan elektriksel devreler, bu sinyali alarak birkaç iş yaparlar. Öncelikle, pazu kaslarına bir uyarı gönderirler. Ama bu arada, kolun bükülebilmesi için, kolu açmaya, yani ağızdan uzaklaştırmaya yarayan arka kol kaslarının da gevşemesi gerekir. İşte, omurilikteki devreler, pazu kaslarına “kasıl” emrini gönderirken, aynı zamanda, kolu açan kaslara kasılma emri veren omurilik hücrelerine de “dur” emri verirler. Dolayısıyla kolumuz, ağzımıza doğru yaklaştırılmış olur. Bu sırada, dondurmayı tam ağzımıza isabet ettirebilmemiz için, kaslardaki durum duyusu (proprioception) algılayıcı algaçlardan merkeze gönderilen uyarılar başta olmak üzere, bir çok ek işlev devreye girmelidir. Kolun ne kadar büküldüğü ve ne kadar daha bükülmesi gerektiği her an bu bilgilerle düzenlenir. Bu karmaşık ağın tam olarak eksiksiz çalışabilmesi halinde, dondurma yeme işlemimizi normal bir biçimde tamamlayabiliriz.
Refleks dediğimiz ani hareketler de, yine omurilik içindeki benzer devreler aracılığıyla, şuursuz ve hızlı bir biçimde cereyan ederler. Şuursuzdur çünkü, hareket kararı beyinden değil, omurilikten gelir; ve hızlıdır, çünkü, beyine gidip geri dönmeye oranla çok daha kısa bir yol izler. Eğer bu mekanizma omurilikten değil de beyinden yönetilseydi, yanlışlıkla bir sobaya dokunduğumuz zaman, elimizi ancak belki de ciddi biçimde yandıktan sonra oradan çekebilecektik!
Refleks yayı: Refleks olarak meydana gelen bir hareketin gerçekleşmesi için gerekli olan tüm yapı bileşenlerine refleks yayı adı verilir.
Şekil 4. Reflks yayının bileşenleri
Elimize bir iğne battığında kendiliğinden hızla elimizi çekeriz. Bu hareket aşağıdaki refleks yayı elemanlarının sırasıyla devreye girmesi sonucu milisaniyeler içinde gerçekleştirilen ve ancak gerçekleştikten sonra farkına varabildiğimiz otomatik bir hadisedir.
1. Alıcı (reseptör): Refleks olayını tetikleyen bir uyaranı algılamak için uygun bir reseptörümüzün olması gerekir (örneğimizde, parmağa iğne battığı zaman derideki ağrı reseptörleri bu batmayı elektirk sinyallerine dönüştürerek sinirlere ileten algılayıcılar olarak görev yapar).
2. Duyu siniri: Reseptörlerden gelen sinyalleri merkezi sinir sistemine (omuriliğe) aktaran sinirlerdir. Bu sinirlerin gövdeleri omurliğin arka-dış kısmındaki arka kök ganglionunda bulunurken, alıcı uzantıları vücudun uzak bölgelerine (örneğin parmak uçlarımıza) kadar uzanır.
3. Merkezi işleme (central processing): Duyu sinirlerinin omuriliğin içlerine kadar giden uzantıları sayesinde ağrı sinyali omurliğin gri maddesine iletilir. Burada, gelen duyusal sinyalin gediği yere göre, doğuştan hazır bulunan bağlantılar sayesinde, uyarı sinirden sinire aktarılarak gerekli cevap hazırlanır. Bu sinyal bazen doğrudan etkiyi yapacak olan motor sinire aktarılabilirken, bazen de öncelikle ara nöronlar denen küçük sinir hücreleri üzerinden aktarılarak daha karmaşık ama biraz daha yavaş yollar da takip edebilir.
4. Motor sinirler: Omurlikteki devrelerden çıkan davranışsal sonuç, bu sinirler aracılığıyla, duyunun geldiği yere bağlı olarak, icra organına gönderilir. Örneğimiz parmağa iğne batması olduğuna göre, buradaki motor sinirler, özellikle kolumuzu bükerek ağrılı etkenden uzaklaştırmaya yarayacak olan sinirlerdir (örneğin, pazu kaslarının sinirleri gibi).
5. İcra organı: Refleks hareketin tamamlanması için bir “doku yanıtı”nın oluşturulması gerekir. Sinirlerle kaslara gönderilen emirler, hedef dokular tarafından icra edildiğinde, buna doku yanıtı adı verilir. Örneğimizdeki doku yanıtı, kolu büken kasların kasılmasıdır ve icra organı da kolumuzu büken kaslardır.
Bu basit örnek, temel bir refleks devresinin nasıl çalıştığını oldukça basit bir biçimde gösteriyor. Fakat vücudumuzdaki tüm refleksler bu kadar basit değildir. Şuursuzca cereyan etse bile, beynimizdeki bazı bölgelerin işe karıştığı bazı refleksler de vardır ki, bunlar oldukça karmaşık yollar izlerler. Bebekli annelerden sütün salgılanması veya sinirlenince yüzümüzün kızarması gibi olaylar da reflekstir ve bunlarla ilgili daha ayrıntılı bilgileri ileride bulabilirsiniz.
BEYİN SAPI:
Merkezi sinir sisteminin ikinci kısmı, beyin sapı olarak adlandırdığımız bölümdür. Bu yapı, bir çok alt birimden oluşan ve omuriliğe göre daha karmaşık hücre bağlantıları içeren bir yerdir. Anatomik olarak, omurilikle beyini birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Bu bölge, temel hayati fonksiyonların yürütülebilmesi için vazgeçilmez öneme sahiptir. Nefes alıp verme, kanın damarlarda dolaşması, kalbin atım düzeni, uyku ve uyanıklık, dikkat ve bunun gibi bir çok önemli etkinlik, beyin sapı dediğimiz bu bölgeden kontrol edilir.

Şekil 5. Beynin enine kesitinde beyin sapı denen bölgenin bir beyin maketindeki görüntüsü (dörtgen içindeki bölge).
Beyin Sapının Bölümleri:
Bulbus (medulla oblongata): Halk arasında “omurilik soğanı” denen bölge buraya karşılık gelir. Omuriliği yukarı doğru takip ettiğimizde beynin hemen altında şişkince bir biçimde sonlandığını görürüz ki, bu bölge bulbus bölgesidir (Şekil 6). Bulbus, temel yaşamsal işlevlerin kontrol edildiği bir bölgedir. Burada temel solunum ritimleri, kan basıncı refleksleri, kalp hızı refleksleri, yutma ve kusma merkezleri gibi önemli merkezler yer alır. Vücudumuzun içinden gelen duyuların büyük bir kısmı da burada algılanır. Burada olan bütün işler normal koşullarda şuurlu müdahalemizin dışındadır (bazı zihinsel eğitim disiplinleri ile bu bölgedeki işlevlerin kısmen kontrol altına alınabildiği de bilinmektedir).
Pons: Adı latince “köprü” anlamına gelen pons, yine bulbus gibi bir çok hayati bölgesi içerir (Şekil 6). Kafa ve boyun bölgesini ilgilendiren işlevleri yürüten kafa sinirleri dediğimiz özel sinirlerin çekirdekleri (kontrol merkezleri) burada bulunur. Yine burada, kan basıncı, solunum, kalp hızı gibi temel işlevlerin kontrol edildiği bölgeler yerleşmiştir. Pons ayrıca, hareket sistemimizin önemli bir parçası olan beyincik (cerebellum) ile beyni ve omurliği birbirine bağlayan çok önemli yollar içerir.
Şekil 6. Merkezi sinir sisteminin önemli bölümleri. Bazı bölgeler birbirinden ayrılarak şematik olarak gösterilmiştir.
RETİKÜLER FORMASYON ve
RETİKÜLER AKTİVE EDİCİ SİSTEM:
Beyin sapı dediğimiz bölgeyi oluşturan yapıların iç kısmında, birbirleri ile yoğun bağlantılar yapan çok sayıda hücrenin oluşturduğu ve birbirine bağlı bir çok işlevsel bölgeden oluşan yapıya retiküler formasyon adı verilir. Retiküler formasyon terimini Türkçe’ye “ağsı oluşum” şeklinde çevirebiliriz (retikulum sözcüğü Latince’de ağ-şebeke anlamlarına gelir).
Retiküler formasyon, beyin sağının neredeyse tümünü kaplayan bir yapı olduğundan, beyne gönderilen neredeyse bütün duyu bilgisinin de uğramak durumunda olduğu bir yerdir. Tüm duyu organlarımızdan gelen sinirler, beyinde gitmeleri gereken ilgili bölgelere uğramadan önce retiküler formasyon hücrelerinin bulunduğu yerlerden geçerler ve buradaki hücrelere çeşitli dallar verek özel bağlantılar yaparlar. Retiküler formasyon ayrıca beynimizin uyanıklığını düzenleyen, öğrenme ve hafıza işlemlerinin sağlıklı olarak sürdürülmesini sağlayan ve beynin neredeyse tüm işlevlerini düzenleyerek onun amaca uygun bir şekilde çalışmasını sağlayan farklı bölgeler de içerir.
Retiküler formasyonun en önemli işlevlerinden birisi, bilinçli algılamadan sorumlu olan beyin kabuğumuzu (korteksi) “uyanık” durumda tutmaktır. Uyanıklığa bağlı tüm işlevler de (dikkat, konsatrasyon, öğrenme, uyaranlara cevap verme gibi) dolayısıyla retiküler formasyonun bu uyanık tutucu işlevine bağlıdır. İşte retüküler formasyondaki hücrelerin tüm beyine dağılan ve onu uyanık tutmak için farklı sinyaller taşıyan tüm uzantılarına “retiküler aktive edici sistem” adı verilir.
Şekil-7. Retiküler formasyonun beyindeki yerleşimi ve uzantılarının dağılımı. Beyne giden tüm duyuların retiküler formasyona uğradığına ve retiküler formasyonun hücre uzantılarının tüm beyne dağıldığına dikkat ediniz.
Uyku-uyanıklık döngümüzün sürdürülmesinde retiküler aktive edici sistem birinci düzeyde rol oynar. Normalde sabah saatlerinde uykudan uyanıklığa geçmemiz, buradaki hücrelerin tüm beyin kabuğuna uyarıcı sinyaller göndermeye başlamasıyla gerçekleşir. Gece saatlerinde (veya uykunun bastırdığı diğer zamanlarda) ise retiküler formasyon hücreleri beyne gönderdikleri uyaranları azalttıklarından, beyin kabuğunun uyanıklık düzeyi azalır ve uykuya geçiş aşaması başlar.
Duyu yollarının retküler formasyon ile bağlantı yapması ise, hepimizin tecrübe etmiş olduğu gibi, duyu uyaranları ile beynin uyanıklığının artırılmasının temel nedenidir. Hafif uyku durumunda görme alanımızda meydana gelen beklenmedik bir hareket bile uyku durumundan uyanıklığa geçmemize neden olabilmektedir. Zira beklenmeyen bu görsel sinyal, gözdeki özel hücreler tarafından beyne iletilmeden önce retiküler fomasyonun ilgili hücrelerine sinyaller verir. Bu sinyaller sonucunda da retiküler fomasyon, beynin uyanıklığını artıracak bir dizi sinyal oluşturarak ilgili beyin alanlarına gönderir. Yahut uyku sırasında ses ve dokunma uyaranları ile uyandırılabildiğimizi biliriz. Bu da yine, belli bir eşik değerden yüksek uyarıların retiküler fomasyonda, beyni uyandırıcı bazı sinyallerin oluşmasını sağlamalarından dolayıdır. Bu “eşik” değerler kişiden kişiye farklı olduğundan dolayı insanların uyanmak için ihtiyaç duydukları uyaran şiddetleri de farklıdır. Kafein gibi uyarıcı maddeler de yine buradaki hücrelerin beyin kabuğu üzerine olan etkilerini artırarak ilev görürler.
İleriki bölümlerde değinileceği gibi, bu uyanıklık işlevinde talamusun da önemli rolü bulunmaktadır.
Beyin Sapının Düzenleyici Sistemleri (Nöromodülatör Sistemler)
Retiküler formasyon içerisinde üst beyin işlevlerinin düzgün yürümesini sağlayan bazı düzenleyici bölgeler bulunur. Bunlara (çok geniş bölgeleri etkileyerek düzenleyici bir işlev yaptıkları için) nöromodülatör sistemler (yahut Türkçe söylersek, sinirsel düzenleyici sistemler) adı verilir.
Beyin sapı düzenleyici sistemlerinden en önemlileri; Norepinefrin sistemi, Dopamin sistemi, Serotonin sistemi ve Asetikolin sistemidir.

KALP NEDİR? GÖREVİ NEDİR?

                                                KALP?
Kalp göğsün ortasında yer alan, kaslardan oluşan bir organdır. Yaygın yanlışın tersine, göğsün sol yanında değil, göğsün orta çizgisi üzerine, biraz solda kalacak biçimde yerleşmiştir. Ağılığı erkeklerde 340 gr kadar, kadınlarda ise biraz daha azdır.
Kalbin sağ kenarı, göğüs kemiğinin sağ yanının arkasına rastlar; kemiğin soluna doğru, ucu sol memenin hemen altığına rastlayan bir üçgen biçiminde uzar. Kalp atışlarının kolayca duyulduğu bu uç noktaya tıp dilinde “apeks” (tepe) denir.
Kalbin görevi
Kalbin görevi, iki ayrı dolaşım sistemine kan pompalamaktır. Kanı önce bedenin başlıca atardamarı olan aorta, oran da öteki atardamarla pompaları.
Kan, organları ve dokuları dolaşıp oksijenini bıraktıktan sonra, toplardamar ile kalbe geri döner; kalbin ikinci dolaşımına girerek yeniden oksijen almak için akciğerlere pompalanır ve oksijenle yüklenmiş olarak kalbe geri gelir.
Kanın akciğerlere gidip gelmesine “küçük dolaşım” (pulmoner dolaşım); bedene dağılmasına ise “büyük dolaşım” (sistemik kan dolaşımı) adı verilir. Kanı kalpten organlara atardamarlar taşır, toplardamarlar da geri getirir.
Kalbin yapısı
kalp2Kalbin pompalama görevini dört ayrı bölüm gerçekleştirir. Bu bölümler, sıkıştıkları zaman kanı ileri iten kaslardan odacıklardır. Her odacığın çevresindeki kas kalınlığı, bölümün görevine göre değişir. Kasın en kalın olduğu yer, pompalama işleminin büyük bölümünü üstlenen sol karıncık duvardır.
Toplardamarlardan gelen kan kalbin iki yanındaki ince duvarlı kulakçıklara dolar. Bunları kanı aradaki kapakçıktan daha kalın kas yapısına sahip karıncıklara, karıncıklar da a
tardamara pompalar.
Kulakçıklar karıncıkların üstünde, arkada yer alırlar, iki kulakçık ile karıncık arasında, karıncıklar arası ve kulakçıklar arası bölme yer alır.
Kalbin çalışması
Akciğerlerde oksijen yüklenen kan akciğer toplardamarlarından geçerek kalbin sol karıncığına ulaşır. Sol kulakçık kasılarak kanı mitral(ikili) kapaktan geçip sol karıncığa dolmaya zorlar.
Sol karıncık kasılmaya başlayınca mitral kapak da kapanır ve kan aort kapağından aorta geçerek bedene dağılır ve dokulara oksijen taşır.
Oksijenini bırakan kan, gövdeden alt ana toplardamar, baştan ise üst ana toplardamar adındaki büyük toplardamarlar ile kalbe geri döner ve sağ kulakçığa ulaşır, kulakçık kasılınca triküpid(üçlü ) kapaktan sağ karıncığa geçer.
Sağ karıncığın kasılması kanı damar ağzındaki kapaktan ileri iterek akciğer atardamarlarıyla akciğere gönderir. Yeniden oksijen yüklenen kan akciğer toplardamarlarına geçerek kalbe döner (önce sol kulakçığa oradan sol karıncığa) ve çevrem yeniden başlar.
Kapaklar:
Akciğer atardamarı girişindeki kapak ile aort kapağının yapıları birbirine benzer. Bunları oluşturan sarı-beyaz renkli üç ince zar, kanın akışı yönünden açılır, ama ardından başlangıçtaki durumuna dönerek kanın geri akmasını engeller.
Mitral kapak ile triküspidkapak (ilki sol karıncıkla sol kulakçık arasında, ikincisi sağ karıncıkla sağ kulakçık arasında) da benzeşir, ama bunların yapıları daha karmaşıktır. Mitral kapak iki, triküspid kapak da üç parçadan oluşur.
Kapak parçalarından karıncığın çevresindeki kaslara uzanan lifler “chordae tendineae” olarak adlandırılır. Karıncığın her kasılmasında karıncık kası bu lifleri de gererek kapakların kapanmasını sağlar ve kanın kulakçığa geri sızmasını engeller.
Zamanlama sistemi
Kalbin her vuruşunda iki kulakçık birden kasılarak karıncılara kan pompalar. Bunu, karıncıkların birlikte kasılması izler.
Bu kasılmalar dizisini çok karmaşık bir elektriksel zamanlama sistemi düzenler.
Kalbin çalışmasını denetleyen asıl nokta, sağ kulakçığın üstünde yer alan ve “sino-atrial düğüm” adı verilen odaktır. Buradan yayılan elektriksel uyarı kulakçıklara ulaştığında onların kasılmasına neden olur. Kulakçıklarla karıncıkların birleştiği noktada ise atrioventriküler düğüm bulur.
Kasılma uyarısı burada hafif bir gecikmeye uğradıktan sonra “his demeti” adı verilen iletken lif demeti boyunca önce karıncıklar arası bölmeye, sonra da karıncıklara yayılıp, kasılmalarını sağlar.

5 Nisan 2015 Pazar

APANDİSİT NEDİR?

Apandisit Belirtileri Nelerdir?

  • 142
     
    Share
Apandisit belirtileri arasında en yaygın olarak görüleni karın bölgesinde yaşanan ağrılardır. Ağrı, göbek deliği çevresinden başlar ve karnın sağ alt bölgesinde yoğunlaşır.
Karnın genelinde “donuk” bir ağrı, karnın sağ alt kısmında ise keskin ve şiddetli ağrılar oluşabilir.
Ağrıya kusma, mide bulantısı, ateş, kabızlık ya da ishal, gaz sorunu ve sırt ağrısı gibi diğer belirtilerde eşlik edebilir ancak, ağrı dışında görülen bu belirtiler her kişide ortaya çıkmayabilir.
Apandis patlaması hayatı tehdit eden, ciddi bir sağlık sorunu olduğu için bu bölgede meydana gelen ağrılara dikkat edilmeli ve şiddetini arttıran, uzun süre devam eden ağrılar için bir sağlık kuruluşuna gidilerek gerekli muayene yaptırılmalıdır.

Apandisit Nedir?

Apandisit kısaca “apandis”in iltihaplanmasıdır.
Kalın bağırsağa bağlı bir tüp şeklinde ve yaklaşık 10 cm uzunluğundaki bu doku iltihaplandığında, kalın bağırsağın bu bölümü tıkanabilir.
Apandis patladığında ise iltihaplı sıvı karın boşluğuna akar ve kısa sürede gerekli önlemler alınmazsa karın zarı iltihabına yol açar.
Karın zarının iltihaplanması ise –müdahale edilmezse- hayati tehlike yaratır.

Apandisit Belirtileri Nasıl Anlaşılır?

Apandisit belirtileri, en azından ilk aşamalarda görülen belirtiler gaz, fazla yemek sonrası yaşanan ağrılar, böbrek ya da karın bölgesinde bulunan diğer organların ağrılarıyla karıştırılabilir.

HERPES NEDİR?

Herpes nedir?

Herpes Simpleks ya da Uçuk hastalığı, Herpes Simpleks Virus denilen virüsün neden olduğu cilt ve mukozalarda gözlenen içi su dolu keselerden ibaret bulaşıcı bir hastalıktır. Herpes Simpleks virüsünün sekiz tipi olup, klinik olarak en sık üç tipine rastlanmaktadır.

Bu üç tip hakkında bilgi verir misiz?

HSV 1 daha çok ağız, burun ve çevresinde izlenirken, HSV 2 genital bölgede yerleşmektedir. HSV 3 ise Zona denilen rahatsızlığa yol açan, sinirlerde yerleşen tipidir. Bu tip diğerlerinden farklı olarak içi su dolu keseler şeklinde değil, kızarıklık ve iğne batması şeklinde hissedilen diğerlerinden daha keskin ağrılar yapan bir tipidir. Kuşak şeklinde belirli bir alanı tutar ve öncelikle ağrılar başlar. Daha sonra ağrı duyulan alanlarda nokta nokta kızarıklıklar başlayarak sınırlı ve belirli bir alanı kaplayan döküntü oluşur. Virüsün tuttuğu bölgeye uyan cilt bölgesinde yerleşir. Bir süre devam ettikten sonra öncelikle ağrılar, ardından döküntü iz bırakmadan iyileşir.

Herpes Simpleks’in türleri organlara nasıl etki eder?

HSV 1 ise yüz, dudaklar, burun ve ağız içinde içi su dolu kabarcıklar oluşturur. Bu kabarcıklar çok kısa süre içerisinde açılıp üzerleri ülserleşir ve yakınlarındaki diğer küçük ülserlerle birleşme eğilimi gösterirler. Ardından üzeri sulanan bu yaralar kabuklaşır. Kabuklar sarı beyaz renktedir. Daha sonra kabuklar kendiliğinden yumuşayarak düşerler. İlk başta yerlerinde kahverengi bir leke bırakır . Daha sonra kahverengi bir ize dönüşür. HSV 2 ise genital bölgeyi tutar. Kasıklar, kadında vajina dış dudakları, iç kısmı, anüs ile vajina arasındaki bölgeyi, rahim ağzını, erkekte penisin özellikle gövdeye yakın kısmını, nadiren penis başı ve testisleri, kalçaları tutabilir.

Nasıl bulaşır?

Herpes virüsü temasla bulaşır. Öpüşme, cinsel ilişki, aynı havluyu kullanma gibi virüsü taşıyan birey ile temas doğrultusunda virüsler alınır. Virüsler deri ve/ veya mukozalardaki çatlaklardan vücuda girerler. Sinir hücrelerini tutarak bu sinirlerin lifleri boyunca ilerlerler. Liflerin ganglion denilen ana merkezlerine yerleşirler. Ardından o bölgeye ait cilt ya da mukoza bölgesinde lezyonlarını oluşturmaya başlarlar. Virüsler yerleştikleri yerde ölmezler. Yapılan tedaviler de virüslerin yok edilmesini değil hastalık oluşturmalarını önlemek ya da en azından azaltmak amacıyla yapılabilmektedir.

Özellikle genital bölge uçukları için nelere dikkat edilmelidir?

Genelde Herpes Simpleks virüs bulaştığında her iki tipi de alınabilmektedir. Ayrıca özellikle HSV 2 denilen genital bölge uçuklarında cinsel temas ile virüs alındığı unutulmamalı ve yine cinsel temasla bulaşabilecek başka hastalıklar da akla getirilmelidir. Zira, HSV 2 virüsü kadar kolay bulaşabilen ve tehlikeli seyreden başka bir takım virüs hastalıkları da aynı kişiden alınmış olabilir ( Sarılık , AİDS, Frengi gibi…). Bu nedenle HSV 2 görülen bireylerde diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da testler ile taranması doğru olacaktır.

Herpes İnfeksiyonu yaygın mıdır?

Herpes Simpleks infeksiyonunun bireylerde saptanarak çok doğru bir yaygınlık rdml taraması yapmak zordur. Bu zorluğun en önde gelen nedenlerinden bir tanesi infeksiyonun hastalık alındıktan sonra belirti ortaya çıkarmadan kalarak taşıyıcılık oluşturmasıdır. Hastalığa sahip bireylerin yarısından fazlası ( ~% 65 i) hastalığa sahip olduklarını bilmezler. Ayrıca HSV 2 ile temas etmiş bireylerde hastalık oluşsa bile korku ve utanç gibi nedenlerle hastalıklarını saklamaları gibi bir durum da söz konusudur. Bu nedenle hastalık hakkında başvuru aslında virüsü taşıyan birey sayısından çok daha azdır. HSV infeksiyonu toplumlar arasında da farklı oranlarda görülmektedir. ABD’de % 20’lerde olan bu oran, İsveç’te % 35’lerde, Brezilya’da % 40’lardadır. Ülkemizde ise ne yazık ki bilimsel bir istatistik bulunmamaktadır. Ancak tahmin edilen oran % 30’lardadır. Sosyokültürel seviyesi düşük toplumlarda daha sık izlenmektedir. Gelir ve eğitim düzeyi düşük populasyon da hedef noktasıdır.

HSV-2 enfeksiyonuna yakalanmada risk faktörleri

  • Cinsel partner sayısının artması
  • Yaşın ilerlemesi
  • Düşük gelir
  • Eğitim seviyesinin düşük olması
  • Siyahi ya da Hispanik etnik kökenli olma
  • Kadın olma
  • Erkek eşcinsel faaliyet
  • HIV enfeksiyonu

Hastalık nasıl oluşmakta ve seyretmektedir?

Virüs alındıktan kısa bir süre sonra ( 2- 12 gün kadar zaman aralığında) içi su dolu keseler ve kaşıntılı lezyonlar oluşmaya başlar. Hastanın bağışıklık durumunun kuvvetine göre bir miktar yayılır. Virüsle temas eden bireylerin yarısından fazlasında ise herhangi bir şikayet olmamaktadır. Hasta hastalık nedeni olan virüsü vücuduna almış, sinir sistemine yerleşmiş vaziyettedir. Cinsel ilişkiye girdiği bireylere virüs bulaştırmaktadır. Bağışıklık sistemi baskılandığı herhangi bir durumda ise hastalık belirtileri ortaya çıkacaktır. Bazen bu süreci hasta hiç yaşamaz .Ancak virüsü taşıyıcılığı devam etmektedir.Bazen de yılda en az dört ayrı atak yaşarlar.

Hastalık hangi durumlarda kendini gösterir?

Yeterli beslenememe durumunda, aşırı A vitamini alındığında, aşırı alkol tüketiminde, yoğun stres dönemlerinde, grip vs. gibi bağışıklık sistemini yoran bazı hastalıklarda, adet dönemlerinde, sık cinsel ilişkiye girildiği dönemlerde, kişisel hijyen bozukluğunda hastalık tekrarlamaya başlar. Belirtiler en şiddetli ilk infeksiyonu aldığında görülse de bağışıklık sistemi burada ana rol oynadığından herhangi bir nüksde de şiddetlenebilir. Hastalık belirtileri 20 gün kadar sürebilmekte ve kadınlarda bu dönemde rahim ağzında olabilen yaralar yüzünden akıntı, ağrılı cinsel ilişki gibi şikayetler belirebilmektedir.

Gebelikte hastalıkla temas edilmesi veya hastalığın bu dönemde nüksetmesi gibi durumlarda ne yapılabilir?

Hastalık gebeliğin ilk üç ayında geçirilirse fetus üzerinde çok ciddi hasar oluşturması iddia edilmiş olsa da bu konu da bilimsel veriler bulunmamaktadır. Ayrıca bu hasarların ultrason ile tespiti de mümkün olmayabilir. Bu nedenle tüm gebeler gebeliğin ilk döneminde bu infeksiyonun geçirilip geçirilmediği yönünde taranmalıdır. Virüsün yeni alındığı aktif infeksiyonun geçirildiği vakalarda gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. Hastalığı daha önce almış ve bağışıklanmış bireylerde fetus açısından bir tehlike bulunmamaktadır. Bu gebelerin gebelikleri sırasında hastalığın nüksünü yaşamaları durumunda herhangi bir tedavi uygulanmamakta sadece destek yaklaşımları benimsenmektedir. Doğuma yakın genital uçuk geçiren gebelerde ise eğer lezyonlar mevcutken doğum başlarsa bu gebelerde bebeğin temas ederek virüsü almalarını engellemek için sezaryen tercih edilmelidir. Ayrıca bebeğin doğum sonrasında da bu virüsle temasını en aza indirmek için çok dikkat edilmelidir.

Tanı

- Şikayetten - Klinik bulgular ( sulu , hemen kabuklanan kaşıntı veya yangılı içi su dolu kesecikler ..) - Laboratuvar bulguları ile tanı koyulabilir. - Laboratuvar testleri arasında yaradan sürüntü ile yapılacak kültür çalışmaları vardır. - Sitolojik tanıda HSV Tip1 ve Tip2’ye karşı oluşmuş antikorların varlığı ve PCR ayırıcı tanıda frengi, fix ilaç allerjileri, travma, temas alerjileri düşünülmelidir.

Herpes virüsün tedavisi mümkün müdür, neler yapılabilir?

Herpes Virüsünün tam bir tedavisi mümkün olmamaktadır. Bu nedenle öncelikle virüsü kapmamaya özen göstermek gerekmektedir. Yabancılar ile temastan kaçınmak, cinsel ilişkide prezervatif kullanmak, ortak havlu vs. kullanımından uzak durmak gerekmektedir. Virüsü aldığımızı düşündüğümüz bireyi mutlaka bu durum hakkında bilgilendirmeli, kendisinin hastalık ihtimali hakkında dikkatini çekmeliyiz. Hastalığı kapma halinde veya nüksü önlemek için de bağışıklık sistemini güçlendirmeli, aşırı alkol, aşırı yorgunluk, beslenme bozukluğu, stres gibi durumlardan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Hastalık lezyonlarının en büyük sıkıntılarından biri de kolayca bakteri ile tekrar infekte olabilerek daha derin, daha geniş ve daha çok iz bırakan ülsreler haline gelebilmeleridir. Bu nedenle el ile temastan olabildiğince uzak durmalı, aktif lezyonların olduğu dönemde kağıt havluları tercih etmeli ve temastan kaçınmalıyız. Bakteri varlığında doktor kontrolünde antibiyotikleri kullanmalıyız. Genital bölgede yer alan bütün yaralar önemlidir. Burada en korkutucu olanı, başka hastalıkların herpes zannedilerek atlanması ihtimalidir. Bu nedenle her genital bölgede izlenen yara da mutlaka doktor muayenesi gerekmektedir. Ayrıca bir diğer önemli husus da, herpes infeksiyonu varlığında olası diğer cinsel yolla bulaşan hastalıkların da alınmış olma ihtimalidir.

CERRAHİ ENFEKSİYONLAR


Cerrahi alan enfeksiyonları tanımlama kriterleri

Cerrahi alan enfeksiyonları gelişimine etkili olabilen risk faktörleri (risk indeksi)
a.  Yara sınıflaması
b.  ASA skoru
c Cerrahinin zamanı
3.  Cerrahi alan enfeksiyonlarından korunma
ve önlemler
a.  “Centers for Disease Control and
Prevention”
(CDC) önerileri
b.  Cerrahi alan enfeksiyonlarını önleme reh­
berleri
c.  Cerrahi alan enfeksiyonlarını önleme paket-
buket (bundle) uygulamaları
4.  UHESA veri sistemine giriş ve değerlendirme
Cerrahi alan enfeksiyonları: Cerrahi müda­haleyi izleyen 30 gün içerisinde ya da implant varlığında 1 yıl içinde gelişir. “Centers for Di­sease Control and Prevention” (CDC) tanımına göre ameliyat sonrası dönemde cerrahi uygula­nan alanda görülen tüm enfeksiyonlar CAE olarak tanımlanmıştır. Enfeksiyonlar “yüzeyel insizyonel”, “derin insizyonel” ve “organ/alan” enfeksiyonları olarak sınıflandırılmıştır. Ayrıca cerrahi girişim sırasında birden fazla insizyon yapılmış ise (kardiyak by-pass cerrahisi gibi) asıl cerrahinin uygulandığı bölgede (toraks du­varındaki insizyonda) gelişen enfeksiyonlar “primer CAE”, greft alınan bölgede (bacak) ge­lişen enfeksiyonlar “sekonder CAE” olarak ad­landırılmaktadır.
Cerrahi alan enfeksiyonları gelişimine etkili olabilen risk faktörleri (Risk İndeksi) Hastaya, ameliyata ve çevreye ait risk faktörleri de cerrahi alan enfeksiyonun gelişmesinde etkili ol­maktadır. CAE gelişimi için risk faktörlerini; bulaşan enfeksiyon ajanının konsantrasyonu, enfeksiyon
yapma yeteneği (virülansı), konakçının siste-mik ve lokal direnci, yabancı cisim varlığı, cer­rahinin yarada oluşturduğu hasar, perioperatif antibiyotik uygulanması ve etkenin dirençli olup olmaması olarak sıralayabiliriz. Postope-ratif CAE riskini belirlemek ve klinikler arası enfeksiyon oranlarını karşılaştırabilmek ama
cıyla CDC tarafından “National Nosocomial Infection Surve-illance (NNIS)-Risk İndeksi” geliştirilmiştir. Buna göre (a) yara sınıflaması, (b) Amerikan Anesteziyoloji Derneği (American Society of Anaest
hesiologists) hasta skorlama sistemi (ASA) ve (c) ameliyat sü­resi cerrahi alan enfeksiyon riskini belirleyen faktörler olarak belirlenmiştir.
a. Yara sınıflanması (tablo 1): CAE gelişimi açısından cerrahi yaralar 4 gruba ayrılır. Bu ayrım ameliyat sırasında kontami-nasyona yol açabilecek bakterilerin sayısı (konsantrasyonu) konusunda teorik bir karşılaştırmaya dayanır. Bu sınıflamaya göre profilaksi uygulanacak hastaların önce­den belirlenmesi mümkündür. Temiz girişimlerde enfeksi­yon sıklığı düşük olduğundan, özel durumlarda profilaksi verilmesi önerilmemektedir. “Temiz/kontamine” ve “konta-mine” girişimler esas olarak profilaksi yapılması gereken du­rumlardır. Kirli, enfekte yaralarda ise profilaksi değil enfeksiyona yönelik tedavi uygulanması gerekmektedir.
b.  ASA skoru (tabblo 2): Hastanın cerrahiye alındığı anda
sağlık durumu ve yaşam bekletişi hakkında yapılan bir de­
ğerlendirmedir. Bu skorlama sistemine göre 2’den yüksek ol­
ması durumunda morbidite ve mortalite artacaktır
ve ikinci risk olarak değerlendirilir.
c.  Operasyon süresinin her cerrahi için beklenen süreden
(3/4’ünden) daha uzun olması cerrahi alan enfeksiyonunun
gelişme riskini arttırır ve üçüncü önemli faktörüdür. Bu veri­
lere göre risk indeksi belirlenerek önceden enfeksiyon geliş­
me ihtimali öngörülebilir.
Risk indeksi 0: Risk faktörü yok. Risk indeksi 1: Risk faktörlerinden biri var. Risk indeksi 2: Risk faktörlerinden 2’si var. Risk indeksi 3: Risk faktörlerinin 3’ü de var (en yüksek risk)
3. Cerrahi alan enfeksiyonlarından korunma ve önlemler a. “Centers for Disease Control and Prevention” (CDC) önerileri
Preoperatif Öneriler
Hastanın Hazırlanması: Mümkünse elektif operasyon öncesi cerrahi girişim yerinin uzağındaki enfeksiyon tedavi edilme­li, gereğinde enfeksiyon düzelinceye kadar operasyon erte­lenmelidir. Cerrahinin konforunu bozmayacaksa kıllar preoperatif olarak kesilmemelidir. Eğer gerekli ise, kıllar ma­kine ile temizlenmelidir. Diyabetik hastaların glisemisi regüle edildikten sonra opere edilmelidir. Sigara içenlerin bırakması ya da operasyondan en az 30 gün öncesinden itibaren kul­lanmaması önerilmelidir. Hastaya operasyondan 1 gece önce antiseptikli banyo aldırılmalıdır. Antiseptik cilt hazırlığı ya­pılmadan önce insizyon hattı ve etrafı temizlenmelidir. Cilt hazırlığı için uygun antiseptik kullanılmalıdır. Cildin anti­septiklerle hazırlığı, insizyon hattından dışa doğru dairesel şekilde uygulanmalıdır. Hazırlanan alan kesi değişimlerine ve dren yerleştirmeye izin veren yeterlilikte olmalıdır. Hasta­nın hastanede preoperatif kalış süresi, mümkün olduğu ka­dar kısa olmalıdır. Cerrahi Ekip İçin El ve Ön Kol Antisepsisi: Tırnaklar kısa olmalı, takma tırnak kullanılma­malıdır. Eğer tırnak temizliği gerekiyorsa gün başlangıcında cilt bütünlüğü bozulmasına izin verilmeden tırnak dipleri 30 saniye süre ile fırçalanmalıdır. Preoperatif cerrahi el yıkama ve antisepsi tüm takılar çıkartıldıktan sonra parmaklar ve el­den başlayarak dirseklere kadar yapılır, en az iki-beş dakika uygun antiseptik ile ovulmalıdır. Cerrahi yıkanmayı takiben dirsekler fleksiyonda, eller yukarıda ve vücuttan uzakta du­racak şekilde tutulur. Akacak su, el parmak ucunda dirseğe doğru olmalıdır. Eller steril havlu ile kurulanmalı, steril ope­rasyon önlüğü ve eldiveni giyilmelidir.
Enfekte ya da Kolonize Olan Cerrahi Personel Yönetimi: Per­sonel eğitimleri sırasında bulaşıcı enfeksiyon hastalığı bul
lilere haber vermesi gerekliliği konusunda bilgilendirilmeli ve böyle bir durumda gecikmeden haber vermelidir. Cildin­den akıntılı lezyonu olan cerrahi personel; kültürleri alınıp, enfeksiyon olup/olmadığı ispatlanıncaya, enfeksiyonu varsa tedavi tamamlanıncaya kadar görevden uzaklaştırılmalıdır. Eğer epidemiyolojik açıdan araştırmalar sırasında gereklilik yoksa personelden burun, boğaz gibi tarama kültürleri alın­mamalıdır.
Antimikrobiyal Profilaksi: Sadece endikasyon bulunan olgu­lara, CAE’ye neden olan en yaygın mikroorganizmalara etkin olan ve rehberlerde önerilen antibiyotikler seçilmelidir. Profilaktik antibiyotiğin ilk dozu intravenöz yolla, insizyon yapıldığında serum ve dokuda bakterisidal konsantrasyona ulaşacak zamanlama ile verilmelidir. Serum ve doku ilaç dü­zeyi
operasyon boyunca ve ameliyathanede insizyonun kapatıl­masından birkaç saat sonrasına kadar devam ettirilmelidir. Elektif kolorektal operasyonlardan bir gün önce lavman ve oral yoldan emilmeyen antimikrobiyal ajanlar ile kolon, me­kanik olarak hazırlanmalıdır. Fakat özellikle mekanik temiz­liğin rehberlerde kanıt düzeyi düşüktür. Yüksek riskli sezeryan operasyonlarında profilaktik antibiyotik, umblikal kord klemplendikten hemen sonra verilmelidir.
İntraoperatif Uygulamalar
Havalandırma: Ameliyathanede pozitif basınçlı havalandırma sağlanmalıdır. Saatte üçü taze temiz hava olmak üzere, en az 15 hava değişimi sağlanmalıdır. Sirküle hava kullanımında standart filtreler (birinci filtrasyon %30, ikinci %90 havanın temizlenmesini sağlar) tercih edilmelidir. Havanın sirkülas­yonu tavandan oda içine doğru olmalı, zemine yakın yerden dışarı atılmalıdır. Ortopedik implant operasyonlarının yapıl­dığı odalarda çok temiz hava ile desteklenen havalandırma sistemleri kullanılabilir. Ameliyathanede UV ışını olmasının
CAE önleyici etkisi yoktur. Operasyon odaları, malzeme-per-sonel-hasta girişi dışında kapalı tutulmalıdır. Operasyon odasında sadece gerekli personel bulunmalıdır. Çevre-Zemin Temizliği ve Dezenfeksiyonu: Alet ve yüzeyde, gözle görülen kan veya vücut sıvıları kontaminasyonu / kir­lenmesi varsa, dezenfektan ile sonraki operasyondan önce te­mizlenmelidir. Kontamine veya kirli operasyonlardan sonra özel temizlik veya operasyon odasının kapatılması gibi uygu­lamalar yapılması gereksizdir. Ameliyathane bölümüne ya da operasyon odasına girişte yapışkanlı paspas kullanılmalıdır. Zemin temizliği, günün son operasyonundan sonra veya ge­ce, ıslak vakumlu yöntemle ve dezenfektanlarla yapılmalıdır. Mikrobiyolojik Örnekleme: Operasyon odasından rutin ör­nekleme yapılmamalıdır. Salgın durumunda araştırmanın bir parçası olarak hava ve yüzeyden mikrobiyolojik örnekleme yapılmalıdır.
Cerrahi Aletlerin Sterilizasyonu: Cerrahi aletler, kılavuzlara uygun olarak sterilize edilmelidir. Sadece hemen kullanıla­cak hasta bakım malzemelerine “flash sterilizasyon” yapılır. Zaman kazanmak ya da yenisini almamak için flash sterili­zasyon kullanılmaz.
Cerrahi Giysi ve Örtüler: Cerrahi başlarken ya da sürerken yada cerrahi aletler açılmışsa operasyon odasına girerken ağ­zı ve burnu kapatacak maske takılmalıdır. Operasyon odası­na girerken tüm saçları kapatacak şekilde kep takılmalıdır. Cerrah steril önlük giydikten sonrakol manşonları içeride kalacak şekilde üzerine steril cerrahi eldiven takmalıdır. Ön­lük sıvı geçirmeyen özellikte olmalıdır. Cerrahi giysiler görü­nür şekilde kirlendiğinde, kontamine olduğunda ve / veya kan ya da diğer muhtemel enfekte materyal bulaştığında de­ğiştirilmelidir.
Asepsi ve Cerrahi Teknik: İntravenöz ilaç verirken veya epidural, spinal ya da intravevöz kateter yerleştirirken asepsi ilkelerine bağlı kalınmalıdır. Steril gereçler ve solüs­yonlar, kullanımdan hemen önce açılmalıdır. Cerrahi alan­da dokuya nazik davranılmalı, dikkatli kanama kontrolü sağlanmalı, devitalize dokular, yabancı cisimler (sütür, yan­mış doku, nekrotik debris v.b) olabildiğince çıkarılmalı,ölü boşluk kalması önlenmelidir. Cerrahi alanın ciddi bir şekilde kontamine olduğu düşünülüyorsa, geç primer ya da sekonder kapatmak üzere cilt açık bırakılmalıdır. Drenaj için kapalı-emici dren kullanılmalıdır. Dren, insizyondan ayrı bir kesi ile yerleştirilmeli ve mümkün olan en kısa sü­rede çekilmelidir.
Postoperatif İnsizyon Bakımı
Primer kapatılmış kesiler postoperatif 24-48 saat steril pan­suman ile kapatılmalıdır. Cerrahi alana temastan önce ve pansumanı değiştirdikten sonra eller yıkanmalıdır. Pansu­man değiştirilirken steril teknik kullanılmalıdır. Özellikli in-sizyonlarda, CAE semptomları gelişirse durumun ilgililere bildirilmesi açısından hasta ve refakatçiler eğitilmelidir.
Sürveyans
Sürveyans sistematik veri toplama, bu verileri analiz etme, yorumlama ve ilgili birimlerle paylaşma işlemlerinin tümü­dür. Hastanelerde yapılan tüm girişimlerde CAE surveyans çalışması yapmak yerine belirlenen operasyonlarda “Prose­dür Spesifik CAE Sürveyans” çalışması yapılmasının daha maliyet etkin olduğu gösterilmiştir. Hesaplamalar aşağıdaki formüllerle yapılır.
Prosedür spesifik CAE hızı= (Belirli bir cerrahi girişim sonra­sında gelişen CAE sayıı/ Bu kategorideki cerrahi girişim sa­yısı) x 100
Cerrahi ekipten biri tarafından, operasyonun bitiminde cer­rahi yara sınıflaması yapılmalıdır. Operasyona alınan her hastada, takip için belirlenmiş CAE riskine eşlik edebilecek veriler (yara sınıflaması, ASA sınıflaması, operasyon süresi ) kaydedilmelidir. CAE riskinin artması ile ilişkili olduğu gös­terilen değişkenlerle skorlanmış (NNİS risk indeksi) ameliya­ta spesifik CAE hızları periyodik olarak hesaplanmalı ve geri bildirim yapılmalıdır. CAE sürveyansında hasta dosyalarının taranması, laboratuvara dayalı sürveyans yapılması, servis vi-zitleri, ateş takibi, hemşirelik kayıtlarının taranması ve anti-mikrobiyal ilaç kullanımının izlemi kullanılabilecek yöntemlerdir.
Taburculuk Sonrası Sürveyans: Sadece yatan hasta sürveyan-sı ile gerçek CAE oranlarını saptamak mümkün değildir. Po­stoperatif yatış gününün azalması, günlük işlemler ve ayaktan cerrahi girişimlerin artması gibi nedenlerle CAE doğru olarak saptanamamaktadır. CDC’ye göre CAE’larının %12- %84’ü taburculuk sonrası tespit edilmektedir. CAE’la­rının belirlenmesinin daha güvenilir olması için taburculuk sonrası sürveyans önerilmektedir. Taburculuk sonrası sürve-yansta hasta poliklinik takipleri, cerrahlara anket gönderil­mesi, hastalara telefonla ulaşılması ya da anket gönderilmesi, elektronik hasta kayıtlarının incelenmesi kullanılabilecek yöntemlerdir. b.  CAE’nın önlenmesine yönelik yukarıda sayılan CDC öne­ rilerinin yanı sıra Enfeksiyon Kontrol Komitesi HICPAC (Hospital Infection Control Practices Advisory Committee), IHI (Instute for Healthcare Improvement), IDSA (Infectious
Disease Society of America), SCIP (Surgical Care Improve­ ment Project) gibi uluslar arası kuruluşların yayınladığı reh­ berlerden haberdar olmalıdır.
c.  Son yıllarda enfeksiyon kontrol programlarında tek tek önlemlerin alınmasının gelişen enfeksiyonları önlemede ye­ terli olmadığı önlemlerin bir bütün olarak değerlendirilip her aşamın uygulanması gerektiği önerilmektedir. Santral kateter ve üriner kateter ilişkili enfeksiyonları önlenmesinde olduğu
gibi CAE önlenmesinde de buket (bundle) uygulamalar pek çok ulusal cerrahi alan enfeksiyonlarını önleme politikanda yer almaktadır. Bunun yanı sıra farklı cerrahi prosedürlerde cerrahi spesifik buketler de önerilmektedir. IHI tarafından “5 milyon hayat kurtarma kampanyası – cerrahi komplikasyonları azaltma” başlığı altında yer alan öneriler aşağıda yer almaktadır:
Proflaktik antibiyotik cerrahi insizyondan önceki 60 daki­ka içinde verilmesi
Cerrahi hastalar için proflaktik antibiyotik seçimi  Proflaktik antibiyotiğin operasyon bitiminden sonraki 24 sa­atten uzun devam edilmemesi (kardiyak cerrahi için 48 saat) Kardiyak cerrahi hastalarının post-op kan şekeri kontrolleri Cerrahi hastalarının uygun saç/kıl temizliği yapılmaması
Cerrahi (kolorektal) sonrası hastanın vücut ısısının hızla normotermik olmasının sağlanması
Cerrahi öncesinde hastaya taşikardinin önlenmesi için be-ta-blokör başlanması ve derin ven trombozunu önleme
Cerrahinin başladığı gün sıfır kabul edilerek post-op 1 ya da 2’nci gününde üriner kateterlerin çekilmesi
4. Cerrahi ilişkili enfeksiyonların iki başlık altında takip edil­mesi önerilmektedir. Cerrahi alan enfeksiyonları ve cerrahi ilişkili pnömoniler. UHESA veri girişinde Ulusal Hastane En­feksiyonları Sürveyans ve Kontrol Birimi (UHESKB) internet sayfasında yer alan “Ameliyat Payda Giriş Formu” kullanılır. Ameliyat tipine özgü CAE sürveyansında 500’den az yatağı olan hastanelerde en az 3, 500 ve daha fazla yatağı olan hastanelerde en az 5, 100’den az yatağı olan hastaneler­de en az 1 ameliyat tipi seçilir.
CAE açısından sürveyansı yapılmayan ameliyatlar kayıt altına alınmaz. Hesaplamada seçilen kategorideki cerrahi enfeksi­yon sayısı, aynı kategorideki ameliyat sayısına bölünerek 100 ile çarpılır. Dikiş abseleri, enfekte yanık yaraları ve sünnet sonrası
gelişen enfeksiyonlar CAE olarak tanımlanmaz. Cerrahi spe­sifik takip içerisinde seçilen toraks ve batın cerrahileri için ayrıca cerrahi ilişkili pnömoni sürveyansı da yapılması ge­rekmektedir.
Prosedür spesifik pnömoni hızı= (Belirli bir cerrahi girişim sonrasında gelişen pnömoni sayısı/ Bu kategorideki cerrahi girişim sayısı) x 100
Cerrahi alan enfeksiyonlarının değerlendirme aşamasında öncelikle her yıl yayınlanan ulusal veriler kullanılması gerek­mektedir. Cerrahi spesifik kategorilerin risk indeksine göre enfeksiyon hızlarının ulusal verilere göre değerlendirilmesi iyileştirilmesi gereken bir durum olup olmadığı sorusunu ce­vaplayacaktır. Beklenenden az olması durumunda enfeksi­yonları tespit etmede eksikliklerden kaynaklanabilir. Bu durumda takip edilen hastaları enfeksiyonlarını saptamak amacıyla sürveyans bölümünde bahsedilen yöntemler kulla­nılabilir. Yüksek olduğu durumlarda ise nedenleri araştırılıp (gözlemsel çalışmalar, uygulayıcılarla görüşme gibi) buna yö­nelik önlemlerin alınması ve geribildirimlerle uyumun arttı­rılması yönünde planlamalar yapılmalıdır. Sonuç olarak cerrahi ilişkili enfeksiyonları önleme politikala­rı bir bütündür. Cerrahi ekibin başı doktordan hasta transfe­rini sağlayan veya temizlik yapan personele kadar konuyla ilgili bilgilendirilmesi ve beklentilerimizin aktarılması gere­kir. Her aşamanın her uygulamanın tek tek gözden geçirilip ve alınacak önlemlere tam uyulması sağlanmalıdır.

İMPETİGO?



İMPETİGO NASIL TEDAVİ EDİLİR?

İmpetigo hastalığına bir bakteri neden olduğundan, antibiyotik kullanımı ile tedavi edilir. Bu antibiyotikler, bir sağlık kuruluşu tarafından reçete edilebilir ve bunlar topikal veya oral şekilde uygulanabilir olabilir: 
İmpetigo için tıbbi tedaviler: 
  • Mupirosin (Bactroban) gibi topikal antibiyotikler
  • Sefaleksin (Keflex) veya penisilin gibi oral antibiyotikler


İMPETİGO NELERE YOL AÇAR? KOMPLİKASYONLAR NELERDİR?
İmpetigo hastalığının en sık komplikasyonu hastalığın yayılmasıdır. İmpetigo bulaşıcı olduğundan, diğer insanlara veya vücudun diğer bölgelerine yayılabilir. Bu yayılmayı önlemek için önlemler alınmalıdır. Önlemi alınmayan impetigo, çeşitli komplikasyonlara yol açar;
Glomerülonefrit, Böbrekteki kritik yapıların iltihabına verilen isimdir. Streptococcus enfeksiyonu nadir görülen bir komplikasyondur.
Sık olmamakla beraber, tedavi edilmeyen impetigo komplikasyonları ciddi veya yaşamı tehdit edici olabilir. Sizin için hazırlanan özel tedavi planı ciddi komplikasyon riskini en aza indirmeye yardımcı olabilir. İmpetigo komplikasyonları şunlardır:
  • Böbrek yetmezliği
  • Yara izi
  • Enfeksiyonun yayılması (sepsis = kan iltihabı gibi bir enfeksiyon)

Bipolar bozukluk nedir? Nedenleri nelerdir?


                       Bipolar bozukluk nedir, nedenleri nelerdir?

Önceleri Manik depresif bozukluk veya manik depresyon adıyla bilinen, öz Türkçesi iki uçlu duygulanım bozukluğu olan, bipolar afektif bozukluk, riskli davranışlar nedeniyle ilişkilere ve kariyere zarar veren, tedavi edilmediği zaman intihara bile yol açan ciddi ruhsal bir hastalıktır. Bipolar bozukluk, "maniden depresyona kadar uzanan ruh halindeki aşırı değişiklikler" olarak tanımlanır. Bu ruh hali oynamaları arasında, bipolar bozukluğu olan kişinin normal ruh halinde olduğu dönemler olabilir. "Manik" terimi aşırı hareketli, enerjik, konuşkan, umursamaz, güçlü, öforik bir dönemi tanımlar. Sonra, birdenbire bu yükseklerde uçan ruh hali karanlık bir ruh haline dönüşebilir, örneğin; sinirlilik, kafa karışıklığı, öfke, kapana kısılma hissi ortaya çıkar. Bu bir öncekine tamamen zıt olan ruh hali depresyon olarak tanımlanır ve üzüntü, ağlama, değersizlik hissi, enerji kaybı, haz kaybı, uyku problemleri ortaya çıkabilir. Bu yükselmeler ve alçalmalar her insanda değişiklik gösterdiğinden, bipolar bozukluk teşhis edilmesi zor olan bir rahatsızlıktır.
 

Bipolar bozuklukta tanı nasıl konulur?

Psikiyatrik muayene ve ayrıntılı taramadan sonra doktorunuz işaretleri ve belirtileri değerlendirir. Ayrıca kişisel tıbbi geçmişiniz ve aile geçmişinizi de soracaktır. Ruh halini etkileyebilecek diğer ciddi hastalıkları elemek için laboratuvar testleri de yapılabilir. Ayrıca doktorunuz, coşkun olduğunuz zamanları teşhis edebilme ihtimaliyle aile üyeleriyle de konuşmak isteyebilir. Coşku genellikle iyi hissettiren bir şey olduğu için, bipolar bozukluğu olan bir insan için ruh halinin aşırı olup olmadığını tanımlamak zor olabilir. Mani, ciddi problemlere ve utançlara yol açan şekilde sosyal davranışı, düşünceyi ve sağduyuyu etkiler. Örneğin, kişi manik dönemdeyken kendisini zora sokacak iş ve finansal kararlar alabilir.

Kimler bipolar bozukluğa yakalanır?

Bipolar bozukluk genellikle 15-24 yaş arasında görülür ve sıklıkla yaşam boyunca sürer. Her yaşta görülebilir (7'den 77'ye) ama en sık 20'li yaşların başında başlar. Her 100 kişiden 1-2'sinde görülür. Tüm dünyada benzer sıklıkta görülmektedir. Kadın erkek arasında görülme sıklığı açısından fark yoktur. Çocuklarda ve 65 yaş üstünde nadiren yeni teşhis edilmiş mani görülür.

Bipolar bozuklukta ne zaman hastaneye yatış gerekir?

Hastalığın mani döneminde olan kişiler genellikle riskli davranışlardan, intihar düşüncesinden uzaklaştırılmak için hastaneye yatırılır. Daha ciddi bir formu olan ve belirgin mani ve depresyon atakları ile seyreden bipolar bozukluğu olanların yaklaşık %90'ı en azından bir kez psikiyatrik hastaneye yatırılmıştır. Üç kişiden ikisi yaşamları boyunca iki kere veya daha fazla hastaneye yatırılmıştır.

Bu hastalık genetik midir?

Akrabalarının hiçbirinde bipolar bozukluk olmayanlarda hastalık görülme olasılığı % 1-2 iken, birinci derece bir akrabasında (anne-baba veya kardeşlerinde) bipolar bozukluk varsa görülme olasılığı % 7-8'dir. Tek yumurta ikizinde bipolar bozukluk varsa diğer ikizde hastalık görülme olasılığı % 45-60'dır, yani sadece kalıtım tüm hastalığı açıklayamamaktadır.

Mani dönemi nasıldır?

Mani nöbetleri genellikle ani başlar ve süresi 2 hafta ile 4-5 ay arasında değişir (ortalama süre 4 aydır). Manik dönemdeki belirtiler şunlardır: Duygudurumda kişinin içinde bulunduğu duruma uygun olmayan coşku, enerji artması ve aşırı hareketlilik, saldırganlık; çok konuşma, uyku süresi ve derinliğinde azalma, toplumsal kurallara uyamama, dikkatte azalma ve dikkat dağınıklığı, özgüven artışı, büyüklük fikirleri, büyüklük sanrıları (kendini başbakan, peygamber, ermiş zannetme gibi); düşüncesizce para harcama, aşırı ticari girişimlerde bulunma, yeme-içme ve kişisel bakım ihmali, sesler duyma, hayaller görme, kokular algılama, ciltte karıncalanmalar veya dokunmalar hissetme şeklinde algı bozuklukları (halusinasyonlar).

Hipomani dönemi nasıldır?

Hipomani belirtileri, maniye göre daha hafiftir. Sıklıkla hastalık olarak görülmeyip gözden kaçabilir. Atak sırasında aşağıdaki belirtilerden birkaçının bir arada bulunması gerekir: Kişinin kendine güveninde aşırı artma, uyku ihtiyacında azalma, dikkatin kolayca dağılması, fiziksel ve zihinsel aktivitede aşırı artma, kötü sonuçlar doğurabilecek aktiviteler içine girme

Depresyon dönemi nasıldır?

Depresif nöbetler genellikle sinsi başlar ve manik nöbetlere göre daha uzun sürelidir (ortalama süre 6 aydır), yaşlı hastalar dışında genellikle bir yılı geçmez. Depresif dönemdeki belirtiler şunlardır:
  • Dikkatin azalması ve dikkatini toplayamama,
  • anlama, kavrama, hatırlama güçlükleri,
  • benlik saygısında düşüş ve özgüven azalması, suçluluk ve değersizlik düşünceleri,
  • geleceğe ilişkin karamsarlık ve güvensizlik,
  • kendine zarar verme ve intihar düşünceleri ve girişimleri,
  • bedensel halsizlik,
  • uyku bozuklukları (uykuya dalamama, erken uyanma, sık sık uyanma, kâbuslar görme),
  • cinsel istek kaybı,
  • iştah azalması veya artması,
  • hareketlerde yavaşlama veya sıkıntılı hareketlilik,
  • iç sıkıntısı, darlık hissi,
  • eskiden severek yapılan etkinliklere karşı ilgi azalması,
  • sosyal ilişkilerde azalma,
  • içe kapanma,
  • ağrı,
  • hazımsızlık,
  • adet düzensizliği gibi bedensel yakınmalar.

Karma (mikst) dönem nasıldır?

Gün içinde sıkça değişen mani ve depresyon belirtilerinin aynı anda yaşanmasıdır. Bazı hastalar bu dönemlerin hepsi ile zaman zaman karşılaşırken, bazı hastalar sadece manik dönem veya depresyon ve hipomani dönemleri yaşıyor olabilir.

Hastalığın biyolojik yönü nedir?

Bipolar bozukluk, şeker ya da kalp hastalığı gibi tıbbi bir hastalıktır ve kişinin beynini dolayısıyla da ruh durumunu etkilemektedir. Bu rahatsızlığa sahip olmak kimsenin suçu ya da hatası değildir. Bipolar bozukluğun nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak araştırmalar, beyinde duygudurumun normal düzeyde kalmasını etkileyen bazı anormallikler olduğunu göstermiştir.
Beyindeki kimyasal maddeler, bir beyin hücresinden diğerine iletiler taşır. En az 100 çeşit olan bu kimyasal maddelere "nörotransmitter" adı verilir. Beyin hücreleri arasında iletilerin doğru bir şekilde taşınması kişinin düşünce, duygudurum, hafıza ve öğrenme kapasitesini de etkiler. Bipolar bozukluğa, beyindeki bu kimyasal maddelerin dengesinin bozulması; yani sinyallerin doğru bir şekilde iletilememesi neden olabilir.

Hastalığın psikolojik yönü nedir ve psikoterapi hastalığın belirtilerinin kontrolüne nasıl yardımcı olur?

Bipolar bozukluğun tedavisi sadece ilaç içmeyi kapsamamaktadır, aynı zamanda düşünce ve davranışları düzenleyen psikoterapötik yaklaşımı da içermektedir. Tedavide ilaç ve psikoterapinin birlikteliği gereklidir. Bipolar bozuklukla başa çıkabilmeyi başarmak tedavinin en önemli bölümüdür. Psikoterapi, ilaç tedavileri ile birlikte uygulandığında, hastalara ve ailelerine destek, eğitim ve rehberlik sağlamaktadır. Örnek olarak, manik ve depresif dönemleri tetikleyen stres faktörlerini fark etmelerine ve bunlarla başa çıkmaya yardımcı olmaktadır. Psikoterapi ayrıca, gelişmekte olan bir hastalık döneminin erken belirtilerini saptamaya da yardımcı olabilmektedir.
Çoğu zaman, hızla başlatılan tedavi tam gelişmiş bir depresyon veya mani krizini önleyebilir. Psikoterapi bireysel olarak hastaya, aileye, aile ile birlikte hastaya ve grup olarak uygulamayı kapsamaktadır. Davranışçı psikoterapi yaklaşımı ile bipolar bozukluk belirtileri ile nasıl uğraşılacağı, kişilerde yeni hastalık dönemlerini ortaya çıkarabilecek streslerle başa çıkmasına çalışılmaktadır. Bilişsel psikoterapi yaklaşımı ile bipolar bozuklukta kişilerin depresif ve yükselmiş duygudurumlar sırasında ortaya çıkan çarpık düşünceler ve inançları tanımlamaları ve karşı koyma çalışılmaktadır.

Bipolar bozukluk nasıl tedavi edilir?

Tedavinin akut tedavi ve koruyucu tedavi olmak üzere iki basamağı vardır. Akut tedavi hastalık belirtileri başladığı sırada, belirtileri mümkün olduğunca hızla yatıştırmak için uygulanır. Bu dönem hastanede yatarak tedaviyi de gerektirebilir. Koruyucu tedavi ise yeniden hastalanmayı engelleme amacı taşır. Akut tedavide öncelik hastanın ve çevresinin güvenliğinin sağlanması, intihar riski varsa önlenmesi, tanının netleştirilmesi, mani döneminde sakinlik verecek, depresyon döneminde ise ruhsal kalkınma sağlayacak tedavinin etkili ve güvenli biçimde uygulanmasıdır. Ana tedavi ilaçlarla yapılır. Ancak hastalık şiddetli, kişinin intihar riski var, daha önce ilaç tedavilerine bilinen direnç varsa elektrokonvulsif tedavi (EKD uygulanabilir. Yeni ilaçların kullanılır hale gelmesi ile EKT'ye ihtiyaç oranı azalmıştır ancak hala çok sayıdaki hasta için EKT en etkili tedavidir. Bazı olgularda ilaçlara yanıt yetersizdir, kimilerinde ilaçlar yan etkileri sebebiyle istenilen doza çıkılamaz, bazı durumlarda ise hastanın intihar riskinin bulunması gibi sebeplerle ancak EKT nin sağlayabileceği hızlı düzelme elde edilmek istenir.