7 Mayıs 2015 Perşembe

SENKOP

                SENKOP 


Senkop bayılma demektir. Senkop, beyin kan akımının önemli ölçüde ve geçici olarak azalması sonucu gelişen geçici şuur ve duruş (postür) kaybı olarak tanımlanır. Yani hastanın bayılma sırasında şuuru kaybolduğundan olup biteni hatırlayamaz, duruş kaybı olduğundan düşer ve hatta bu arada çarpmaya bağlı yaralanmalar olabilir. Hasta düştüğü zaman, yer çekimi kanı beyinden daha fazla aşağıya çekemez, beynin kanlanması düzelir ve bilinç yerine gelir. Yani düşmeye bağlı yaralanma ve buna ait problemler olmazsa senkop sonrasında hasta tam olarak kendine gelir.
Senkopun kendisi bir hastalık değildir. Altta yatan bir nedenin görünen yüzüdür. Senkop, kalbe bağlı veya kalp dışı nedenlerden oluşur.
Sıklık
Her 4 kişiden birinin hayatı boyunca en az 1 kez senkobu olmaktadır. Senkoplu hastalar, hastaneye yatan hastaların %6'sını, acil servise gelenlerin ise %3'ünü oluşturmaktadır.
Kalbe bağlı nedenlerden sık görülenler:
  • Aritmiler: Kalp ritim bozukluğu demektir (Bakınız: ritim bozuklukları). Aritmilerde, kalbin çalışmasında düzensizlik, yavaş çalışma (bradikardi) veya hızlı çalışma (takikardi) olabilir. Senkopun kalbe bağlı önde gelen nedenidir.
    Senkopla birlikte görülen en sık aritmiler, ventriküler takikardi ve kalp bloklarıdır. Yapısal kalp hastalığı (örn: kardiyomiyopati veya kalp yetmezliği) sebebiyle ortaya çıkan anormal kalp ritimleri nedeniyle de senkop oluşabilir.
  • Kalp bloğu: En sık atrioventriküler düğüme ait bloklarda senkop görülür (AV bloklar). AV bloklarda AV düğümde iletim bozukluğu olur. Sinüs düğümünden çıkan uyarının aşağıya, yani ventriküllere geçişinde aksamalar vardır (1. derece ve 2. derece AV blok) veya uyarıların hiçbiri aşağıya geçemez (3. derece AV blok veya AV tam blok). Sonuç olarak bloğun derecesine bağlı olarak değişen derecelerde kalp hızında yavaşlamalar oluşur.
  • Hipotansiyon: Kan basıncının düşük olmasıdır. Değişik nedenlerle oluşur. En sık nedenlerden biri ortostatik hipotansiyondur. Ortostatik hipotansiyonda, pozisyondaki ani değişiklik (uzun bir süre yatar durumda kalma ve arkasından aniden ayağa kalkma) ile kan basıncında önemli düşme oluşur.
  • Kalp kapak hastalıkları: Kalp kapaklarında önemli darlık oluştuğunda kalpten beyine giden kan akımı engellenebilir. Bunlardan en sık görülen aort darlığı'dır. Daha seyrek olarak, pulmoner kapağın darlığı nedeniyle de oluşabilir. (Bakınız: kalp kapakları)
  • Kalp kasının yeteri kadar kanlanmaması (kardiyak iskemi): En sık nedeni aterosklerozdur.
  • Hipertrofik kardiyomiyopati: Kalp kasındaki kas liflerinin anormal büyümesiyle karakterizedir. Bu anormal büyüme, çoğu vakada, interventriküler septumun (sol ve sağ ventrikülleri birbirinden ayıran kas yapısı) kalınlaşması ve sertleşmesi ile sonuçlanır. Kasın sertliği nedeniyle ventriküller düzgün olarak gevşeyemez.
    Hipertrofik kardiyomiyopatili hastalar, aritmiler nedeniyle veya septumda büyüyen kasların, kanın kalpten çıkışına engel oluşturması nedeniyle bayılabilirler.
  • Pulmoner embolizm: Akciğer kan damarlarının çoğunlukla kan pıhtısı tarafından tıkanmasıyla oluşur. Tıkanmaya neden olan pıhtı, çoğunlukla bacak toplardamarlarından gelir.
  • İlaçlar: Bazı kalp ilaçları, kan basıncında aşırı düşmeye neden olarak senkopa neden olabilirler. Bu yüzden eğer yeni bir ilaç kullanılmaya başlandıktan sonra senkop meydana geldiyse, ilacı veren doktor uyarılmalıdır.
  • Uzun QT sendromu (LQTS): Nadir bir kalp hastalığıdır, senkop nedeni olabilir. LQTS hastası belirgin bir heyecan durumunda (örn. ani korktuğu zaman) veya fiziksel (örn. egzersiz sırasında) strese maruz kaldığında kalbin etkili olarak kan pompalaması engellenebilir.
Kalbe bağlı olmayan senkoplar:
  • Vazomotor senkop (nörokardiyojenik senkop): Senkop vakalarının %80 den fazlası vazovagaldir. Vazomotor senkop direk kalbin kendisinde kaynaklanmaz. Senkopun en yaygın nedenidir. Büyük miktarda kan bacaklarda göllendiğinde meydana gelir. Bu durum kan basıncında düşmeye, beyine olan kan akımında eksikliğe ve senkopa yol açar.
Vazomotor senkopun 2 ana mekanizması aşağıdaki gibidir:
Ayakta dururken yerçekiminden dolayı kan basıncında düşmeye eğilim olur. Bu durumda vücudumuz, kanın bacaklarda toplanmasını önlemek için alt tarafta kan damarlarını daraltır. Vazomotor senkoplu hastalarda ise bu mekanizmada bir başarısızlık vardır. Buna yol açan nedenler içinde susuz kalma veya su kaybı, ilaçlar ve diyabet (şeker hastalığı) sayılabilir.
Vazovagal senkop, aşırı ağrı hissi, kalabalık ve sıcak bir alanda ayakta durma, kan görme, sıcak duş alma, işeme, dışkılama gibi bir takım uyarılarla aktive edilebilir. Senkop öncesinde ani esneme, baş dönmesi, bulantı, terleme, kulak çınlaması, göz kararması gibi belirtiler görülebilir. Sık senkop atakları geçiren hastalar, senkopun uyarıcı işaretlerini tanıyabilir ve yere uzanırlar, böylelikle senkopu atlatırlar.
Bu sayılan kalp dışı nedenler dışında, nörolojik hastalıklar (epilepsi –sara- nöbetleri gibi) ve metabolik anormallikler (düşük kan şekeri düzeyi veya hipoglisemi) veya anormal olarak düşük steroid düzeyleri (Addison hastalığı) de senkop nedeni olabilir.
Hiç kimse herhangi bir ani bilinç kaybını hafife almamalıdır. Bayılma veya "kendinden geçme" normal yaşlanma sürecinin bir parçası değildir. Hatta "direksiyon başında uyuma" yorgunluk olmayabilir ve anormal bir kalp ritmine işaret edebilir (örn: senkop, supraventriküler takikardi, ventriküler takikardi, kalp bloğu).

SUBCUTAN ENJEKSİYON

Subkütan enjeksiyon

 (SC), "deri altı enjeksiyon" olarakda bilinmektedir. Parenteral yol ile ilaç uygulama metotlarından biri olan subkütanenjeksiyon, dermis tabakası altındaki gevşek bağ dokusuna (adipoz doku) içerisine ilaç verme yöntemidir. Subkütan (deri altı) doku, dermis ve kas tabakası arasında yer almaktadır. Deri altı dokusu kan damarları açısından zengin olmadığından ilaç emilimi intra müskülerenjeksiyona göre daha yavaş, intra dermal ve oral yoldan daha hızlıdır. İlaç emilimi kapiller yolu ile olmaktadır. Yavaş ve düzenli emilimi istenilen birçok ilaç bu yolla uygulanır (bazı aşılar, narkotiklerinsülinheparin ve bazı immünizatörler gibi). Subkütan enjeksiyonda dokunun özelliğine bağlı olarak bazı noktaların göz önünde bulundurulması gerekir. Bu özellikler şunlardır:
  • Subkütan dokuda ağrı reseptörleri daha fazladır. Bu nedenle hasta veya yaralılar için zorlayıcı bir enjeksiyondur. Bir ml'den fazla verilen ilaçlar ağrıya neden olmakla beraber, emilemediğinden doku altında birikerek sert, ağrılı apselerin oluşumuna sebebiyet vermektedir. Zorunlu durumlarda en fazla 2 ml ilaç verilebilir.
  • Subkütan doku, aynı zamanda irritan (tahriş edici) solüsyonlara karşı da duyarlıdır. Subkütan yolla izotonik, hipotonik ve irritan olmayan, suda eriyebilen ilaçlar az miktarda verilmelidir. Bu ilaçlar, yağ ve bağ dokusundan iyi emilir. İrritan, yapışkan ve hipertonik ilaçlar, kimyasal etkileri nedeni ile cilt altı dokusunu tahriş ederek ilaç emilimini engeller. Böylece steril apse oluşturur. Bu apseler, doku nekrozuna neden olabilmektedir. Ayrıca ilacın deri altı dokuya verildiğinden emin olunmalıdır. Şayet ilaç yanlışlıkla kas dokusuna verilirse ilacın emilimi istenilenden daha hızlı olur. Bundan dolayı kas içine uygulama yalnızca dolaşımı yeterli olan hastalarda uygulanmaktadır. Bu nedenle enjeksiyon için seçilen iğnenin uzunluğu ve dokuya giriş açısı da önemlidir.
  • Heparin gibi ilaçların SC enjeksiyon yöntemi ile uygulanması sırasında hava kilidi tekniği uygulanır. Heparin uygulamalarında hava kilidi tekniği kullanırken iğne açısı 90° olmalıdır. Kan kontrolü için enjektörün pistonu geri çekilmemeli (Piston, ilaç uygulamasından sonra kilitlenir ve geriye çekilemez) ve enjeksiyon bitiminden sonra masaj yapılmamalıdır

AÇIK KALP AMELİYATI

          Açık kalp ameliyatı
 Göğüs bölgesinin kesilip, kaslarda, kalpte, kalp kapakçığında ve arterlerde uygulanan bir ameliyat türüdür.
Ulusal Kalp ve Ciğer Sağlığı Kan Enstitü’ne göre; koroner arter baypas greftleme (CABG), yetişkinlere yapılan en yaygın kalp ameliyatı yöntemidir. Bu ameliyat boyunca, sağlıklı damar ya da arter işlem sağlayamayan artere bağlanır. Bağlama sonucu kalbe temiz kan verilebilir ve bu işleme “”Bypass”” adı verilmektedir. Açık kalp ameliyatı bazen geleneksel kalp ameliyatı olarak adlandırılır. Günümüzde, bir çok yeni kalp yöntemi, geniş yarıklar açmadan yapılabiliyor. Bu yüzden “açık kalp ameliyatı” terimi yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebiliyor.
Açık Kalp Ameliyatı Neden Gereklidir?
Açık kalp ameliyatı, CABG’ye göre uygulanabilir. CABG hastalara koroner kalp hastalıkları (CHD) için gerekli olabilir. CHD, kalbe oksijen ve kan sağlayan kan damarlarının daraldığı ve kendini zorladığı anlarda oluşur. Bu duruma “”Damar Sertliği”” adı verilmektedir. Sertleşme, koroner arter duvarlarında yağlı maddeler birikip plakalar meydana getirdiğinde oluşur. Bu plakalar arterleri daraltır ve kanın taşınmasına engel olur. Kan, kalbe yeterince düzenli gitmediğinde kalp krizi meydana gelir.
Kalp Ameliyatı aynı zamanda;
*Vücuda kan yollayan kalp kapakçıklarını onarmak ya da değiştirmek,
*Kalbin zarar görmüş bölgelerini onarmak,
*Kalbin ritminini düzenleyen tıbbi araçlar takmak,
*Zarar görmüş kalbi, bağışlanan kalp ile değiştirmek
için yapılır.
Açık Kalp Ameliyatı Nasıl Gerçekleştirilir?
Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne göre, ameliyat 4-6 saat arası sürer. Genelde şu işlemler sırasıyla izlenir:
Hastaya genel anestezi uygulanır. Bu uygulama hastanın ameliyat boyunca uyuyor olacağı ve acı çekmeyeceği anlamına gelir.Cerrah göğüste 8 ya da 10-inçlik bir kesik açar. Bu kesik göğüs kemiğini ve kalbi içine alır.
Kalp görüldüğünde, hasta kalp-akciğer bypass makinesine bağlıdır. Makine kanı cerrahın ameliyat edeceği kalbe aktarır. Bazı ameliyatlarda bu makine kullanılmaz. Cerrah sağlıklı kullanılmayan artere yeni yol sağlamak için damar ya da arter kullanır. Cerrah göğüs kemiğini tel ile kapatır, tel vücudun içinde kalır. Asıl kesik dikişlenir. (NIH)
Açık Kalp Ameliyatının Riskleri Nelerdir ?
*Göğüs yarası enfeksiyonu (Özellikle obezite ve diyabet hastaları ve daha önce ameliyatı geçirmiş kişilerde)
*Kalp krizi yada sıkışması
*Düzensiz kalp ritmi
*Akciğer ya da böbrek yetmezliği
*Göğüs ağrısı ve ateş
*Baş dönmesi ya da hafıza kaybı
*Kan pıhtılaşması
*Kan kaybı
*Nefes almada zorlanma
*Chicago Tıp Fakültesi’ne göre, bypass makinesi sıkışma ve hafıza problemleri riskini arttırıyor.
Bir Hasta Açık Kalp Ameliyatına Nasıl Hazırlanmalıdır?
Hasta bakıcısı vitamin dahil hiçbir ilacın verilmemesi gerektiği konusunda bilgilendirilmelidir. Ameliyattan iki hafta önce, hasta sigarayı tamamen bırakmalı, aspirin gibi kan inceltici ilaçlar almamalıdır. Ameliyattan bir gün önce hasta bakteri öldürücü sabunla yıkanmalıdır. Bu sabun ameliyat sonrası olası bir enfeksiyonu önleyebilir. Gece yarısından sonra hiç bir şey yiyip içilmemelidir.
Açık Kalp Ameliyatından Sonra Neler Olur?
Hasta ameliyattan sonra uyandığında, göğsünde iki ya da üç tüpe sahip olacak. Bu tüpler kalp etrafındaki zararlı sıvıları dışarı atmaya yardımcı olacaktır. Aynı zamanda, kalp atışlarını gözlemlemek için bir makineye bağlı olacak, eğer hastanın ihtiyacı varsa hemşire hep yanında olacaktır.
Hasta ilk geceyi yoğun bakım ünitesinde geçirir. Sonra ki üç ya da yedi gün boyunca normal odada tedavisini sürdürür.

KAPALI KALP AMELİYATI

                              KAPALI KALP AMELİYATI 
 Halkarasında göğüs açılmadan ve göğüs kemiği önden kesilmeden ve hiçbir kas ve kemik kesilmeden, yapılan kalp kapakları ve bypass ameliyatlarıdır. Bu ameliyatlar genellikle kalp çalışırken veya kısa süreli durdurularak  yapılır. Ameliyat meme-altından, göğüs yanından veya meme dış kıvrımından  ve kaburgalar arasından 4-5 cm den girilerek yapılır. Koltukaltından da yapılabilir fakat ameliyat sonrası dönemde kolun ameliyat yerine sürtünmesi ve koltukaltının terlemesi sonucu kesi yerinde tahriş olabilir. Bu nedenle koltukaltından değil, göğüs yan kısmından veya memealtından çok daha küçük bir kesi yapılmalıdır. Bu şekilde ameliyat yeri terlemeyle temas etmez ayrıca ameliyat izi de meme kıvrımlarına gizlenir ve bir-kaç ay sonra farkedilmesi bile güçtür….Diğer yandan da özellikle de kadınlar için estetik bir görüntü ortaya çıkar.Tıpkı meme küçültme ve büyütme ameliyatlarındaki kesi yerinin gizlenmesi gibi….
   Öncelikle bu ameliyatların önden veya koltukaltından yapılan yapılan ameliyatlara göre riski daha düşüktür. Kesi daha küçük ve estetiktir. Hasta ameliyat sonrası yüksek bir konfora sahip olur. Özellikle de şeker hastalarında, ileri yaşlılarda, şişmanlarda ,kalp gücü zayıf olanlarda, kronik akciğer hastalığı olanlarda idealdir. Kronik akciğer hastalığı olanlar da koltukaltından yapıldığı takdirde ameliyat esnasında bir akciğerin çalıştırılmaması ve söndürülmesi nedeniyle ameliyat esnasında ve sonrasında yaşanabilecek akciğer komplikasyonları bu girişim yönteminde her iki akciğer çalıştığı için ortaya çıkmaz ve daha güvenilirdir. Enfeksiyon riski de klasik önden veya koltuklatından yapılan ameliyatlara göre daha düşüktür.
   Bu giriş yöntemleriyle;
  • ASD tamiri, Mitral, Aort ve Triküspit kapakların tamir ve değişimleri,
  • Tek veya ikili koroner bypass ameliyatları,
  • Perikard (kalp dış zarı)açılması,çıkarılması,
  • Mitral kapak darlığının genişletilmesi(dilatasyon),
  • PDA ligasyonu(bağlanması),
  • Aort damarı genişlemesi tamiri,
  • Göğüs içi inen aortadan bacak damarlarına (periferik)bypass ameliyatları
Yapılabilir.

PİLONİDAL SİNÜS (KIL DÖNMESİ)

Kıl Dönmesi Nasıl Anlaşılır?
Evet arkadaşlar vücudun en hassas bölgesi olan kuyruk sokumundan cilt altına giren kıllar ilk başlarda herhangi bir şikayete neden olmayacağı için kesinlikle anlama imkanınız olmayacaktır. Ne zamanki cilt altında kıllar artıp, iltihap, akıntı ve kaşıntı gibi belirtileri ortaya çıkması ile anlaşılır. En önemli belirtileri makat bölgesinde iltihaplanma ve kötü kokuya neden olan akıntılar olduğu söylenebilir.
Kıllar Kapsülü İle Çakarılmalıdır
Cilt altına giren kılları sarmalayan bir kapsül bulunmaktadır. Kılların cildimize zarar vermesini engelleyen bu kapsül oldukça hassas olup, sert otoruşlarda zarar görüp patlama riski bulunur. Patlaması halinde ise çok şiddetli ağrı ve kişide ateşlenmeye neden olur. Böylesi durumlarda mutlaka doktora gitmelisiniz. Kıl Dönmesi probleminden tamamen kurtulmak için cilt altında biriken kılların kapsülü ile birlikte çıkarılması gerekir.
Kıl Dönmesi Ameliyat İle Çıkarılır!
Ameliyat demek 0,5 cm ve üzeri yapılacak kesilere denir. Kıl dönmesinin tedaviside kesi ile yapılacak olması nedeniyle ameliyat sayılır. Ameliyatsız kıl dönmesi mümkün değildir. İlaçla, kremle, bitkisel karışım vs ile kesinlikle mümkün değildir. Sakın bu şekilde gereksiz işlerle zaman kaybetmeyin. Bugüne kadar geliştirilmiş 15 kıl dönmesi ameliyatı olup, onların en başarılısı ise Bascom ve onun geliştirilmiş hali olan Mikro Sinüsektomidir.
Ameliyatsız Kıl Dönmesi Mümkün Değildir
Yada şöyle söyleyim başarılı bir sonuç elde etmezsiniz. Bazı hekimler bilimden uzak bir şekilde cilt altında biriken kılları çıkarmaya çalışıyorlar. Fakat hiç bir şeyi görmeden yaptıkları bu iş maalesef bilimsel olmadığı gibi kapsülü ile birlikte çıkarma imkanı olmayacaktır. Cilt altında kalan kıllar olacağı ve onları sarmalayan kapsülünde patlamış olacağı için aslında birde risk içermektedir. Zaten ilaç, krem vs ile kıl dönmesi çıkarılamayacağı için ameliyatsız yöntemi yoktur.
Kıl Dönmesi Ameliyatları Araştırılmalı
Bu işin tek çözüm yolu ameliyat olup, bugüne kadar 15 farklı teknik geliştirilmiş bir çoğu maalesef hastaya zorluk çıkarması nedeniyle tarihe karışmıştır. Bugüne kadar gelen 2 yöntem olup bunlar Bascom ve onun modifiye edilmiş hali Mikro Sinüsektomidir. Klasik ameliyatlar ile Mikro Sinüsektomi arasında ciddi farklar vardır. 

BEL FITIĞI BELİRTİLERİ NELERDİR?

Bel fıtığı, omurgalar arasındaki kıkırdağın aşırı zorlama nedeniyle yerinden kayarak omurilik kanalı içine

doğru girmesi, bacaklara gelen sinirlere ve omuriliğe baskı yapması sonucu oluşan bir hastalıktır.

Tıbbi ismi “herni diskal” dir.

Hangi omurga kemikleri arasında oluşmuşsa bel fıtığı o bölgenin adıyla anılır. Mesela; 4.ve 5. omurgalar arasında

bulunan kıkırdak yerinden kaymışsa L4-5 herni diskal adını alır.

Sağ bacağa ağrı vuruyorsa sağ L4-5,sol bacağa vuruyorsa sol L4-5 herni diskal olarak adlandırılır.

En sık L4-5 ve bunun bir altında bulunan L5-S1 mesafeleri arasında bel fıtığı oluşur.

Daha az sıklıkla L3-4 veya nadiren L2-3 ve L1-2 mesafelerinde görülür.
  
Bel fıtığını pratik olarak,

a) Başlangıç halindeki bel fıtığı

b) İlerlemiş safhadaki bel fıtığı olarak
iki ayrı guruba ayırmak mümkündür. Her safhada uygulanması gereken tedavi ayrıdır. 
Bu yüzden yapılacak iyi bir teşhis tedavinin yarısı demektir.

 

BEL FITIĞI BELİRTİLERİ NELERDİR ?

 

Bel fıtığı hangi tarafta ise o tarafın bacağında kalçadan başlayıp topuğa kadar gelen bir ağrı olur.

Siyatik sinir baskı altında olduğundan dolayı bacak arkasında siyatik sinir boyunca ip şeklinde bir ağrı vardır ve

hastalar bacaklarının arka kısmından bir iple çekildiğini söylerler. Öksürmekle ve ıkınmakla ağrı şiddetlenir.

BEL FITIĞINDA BEL AĞRISI OLMAYABİLİR. Asıl belirti bacakta ağrıdır. Bacak ağrısı genelde tek bacakta

olmasına karşılık fıtığın büyük olması ve orta hattan direkt olarak omuriliğe baskı yapması sonucu her iki bacakta

da ağrı duyulabilir. Ama çoğunlukla tek taraflı bacakta belirti verir. Bazı hastalarda ayak topuğu üzerine basma

veya parmakları ucunda yürüme  kuvvet kaybı nedeniyle mümkün olmaz veya azalmıştır. Yani kuvvet kaybı

oluşmuştur. Bu bel fıtığının ilerlemiş olduğunun bir kanıtıdır. Ayrıca bazı hastalarda idrar yapmada felç görülebilir.

Bu hastalarda sonda ile idrar boşaltılır.

ŞİŞMANLIK-OBEZİTE


              ŞİŞMANLIK- OBEZİTE

Vücutta aşırı ölçüde yağ birikmesi olan şişmanlık ya da diğer adıyla obezite; eski çağlardan yakın zamanlara kadar bir güç, sağlık ve zenginlik simgesi iken, günümüzde tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Daha 30-40 yıl öncesine kadar güzel kadın olarak topluma sunulan modellere bakılacak olursa bunların günümüzde fazla kilolu sınıfına sokulacak kadınlar olduğu görülecektir. Hatta bu durum atasözlerimize bile etki etmiş ve bizden önceki kuşaklar “ bir dirhem et, bin ayıp örter!”  demişlerdir. Günümüze geldiğimizde ise obezitenin; koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, inme, tip 2 diyabet, rahim, meme, prostat ve kalın bağırsak kanseri, osteoartrit (romatizma), varis, uyku-apne sendromu, doğum zorlukları, yumurtalık kisti ve depresyon gibi hastalıklar için çok önemli risk faktörü olduğu kesin olarak gösterilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü 1995 yılından 2000 yılına kadar olan sürede Dünyadaki obez kişi sayısının %50 artarak yaklaşık 300 milyona ulaştığını bildirmiştir. Obezite sıklığı Türkiye'de de batılı ülkelerden aşağı kalmamakta, özellikle kadınlarda %30 gibi yüksek rakamlara ulaşmaktadır. 1990'dan 2000 yılına ülkemizde obezite oranı kadınlarda %36, erkeklerde %75 oranında artmıştır..
Obezitenin tanınmasında ve belirlenmesinde pek çok yöntem olmasına rağmen, tanı koymak için basit bir gözlem genellikle yeterlidir. Bununla birlikte sınıflayabilmek ve obezitenin tipini belirlemek için sıklıkla beden kitle indeksi (BKİ) ve bel çevresi ölçümü yapılmaktadır. BKİ kilogram cinsinden vücut ağırlığının, metre cinsinden boyun karesine bölünmesiyle [(Vücut ağırlığı/boy 2] kolayca hesaplanabilir ve birimi kg/mdir. BKİ’nin 18.5 kg/m2’den küçük olması zayıflık, 18.5-25 kg/m2 olması normal, 25-30 kg/m2  kilo fazlalığı, gürbüz, toplu yada preobez olarak kabul edilir. Otuz  kg/m‘den büyük BKİ ise obeziteyi gösterir. Obezite evre I (BKİ 30-40), evre II (BKİ 40-50) ve evre III  (BKİ>50) olarak alt sınıflara ayrılabilir. BKİ’nin önemli bir eksikliği vücut yağ dağılımı hakkında bilgi vermemesidir. Çünkü yalnızca yağ dokusunun artışı değil, aynı zamanda bu artan yağ dokusunun nerede biriktiği de önemlidir. Çünkü deri altında ve özellikle kalça bölgesinde biriken yağ dokusu (armut tipi obezite, kadın tipi şişmanlık), obezite ile ilişkili hastalıklarla çok sıkı ilişki göstermezken, yağ dokusunun göbek bölgesinde birikmesi olan elma biçimli obezite yada diğer adıyla erkek tipi şişmanlık hastalıklar açısından daha fazla risk oluşturmaktadır. Bel çevresinin erkeklerde 102, kadınlarda 88 santimetrenin üzerinde olması (Uluslararası Diyabet Federasyonu-IDF-2005’de bu rakamları 94 ve 80 cm’ye çekmiştir) kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkilidir.
Obez kişilerin çoğu hızlı ve kolayca zayıflamayı isterler.Gerçekte ise bu o kolay değildir ve başarılamadığından dolayı hastalar arasında motivasyon eksikliğine bağlı tedaviyi bırakma oranı veya nüks sıktır. Bu yüzden daha tedavi başlangıcında gerçekçi hedefler belirlenmelidir (6 ayda %5-10 kilo kaybı gibi). Vücut ağırlığındaki %10 kadar bir azalma bile risk faktörlerinin  belirgin olarak azalmasını sağlar. Örneğin yağ dokusundaki 1 kg’lık azalma sistolik kan basıncında 2 mmHg, diyastolik kan basıncında ise 1 mmHg kadarlık bir düşme sağlar ki, bu sonuç bir antihipertansif ilacın sağladığı kadar düşme anlamına gelir. Kilo vermek kadar verilen kilonun idamesinin sağlanması da tedavinin çok önemlidir, çünkü kilo veren kişilerin %95’inden fazlası yeniden kilo almaktadır. Kilonun korunması uzun süreli davranış değişikliği, dengeli ve sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin artırılmasına bağlıdır. Bu amaca yönelik olarak tedavide ana nokta enerji alımının azaltılması ve enerji harcanmasının artırılmasıdır. Obezite tedavisinde beslenme tedavisi, fiziksel aktivite, davranış tedavisi, ilaç tedavisi ve cerrahi tedavi gibi çeşitli tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.
OBEZİTE GELİŞİMİNİ ETKİLEYEN ETMENLER
1- Demografik faktörler
          Yaş: Yaşla obezite artar.
          Cinsiyet: Kadınlarda daha sıktır.
          Etnisite: Toplumlar arasında çok fark saptanır.
2-Sosyokültürel faktörler
          Eğitim düzeyi ve gelir: Gelişmiş toplumlarda eğitim düzeyi ve gelir azaldıkça obezite artar.
          Medeni durum: Evlenme obeziteye neden olur
3-Biyolojik faktörler
          Doğum sayısı:
Her doğum yaklaşık 1 kg aldırır.
4-Davranışla ilişkili faktörler
          Besin alımı: Kafeterya tipi beslenme (fast food besin tüketimi) obeziteyi belirgin biçimde artırmaktadır.
          Sigara: Sigarayı bırakma kilo aldırır
          Alkol tüketimi: Kilo alımı ile yakından ilişkilidir.
          Fiziksel aktivite (egzersiz) azlığı.
 
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 1995 yılından 2000 yılına dünyada obezite prevalansının %50 artarak 300 milyona ulaştığını bildirmiştir. Türkiye'de obezite prevalansı gelişmiş batılı ülkelerden aşağı kalmamakta, özellikle kadınlarda %30 gibi belirgin yüksek oranlara ulaşmaktadır. 1990'dan 2000 yılına ülkemizde obezite prevalansının kadınlarda %36, erkeklerde %75 oranında arttığını 2000 yılında obezite prevalansının erişkin kadınlarda %43, erkeklerde ise %21.1 olduğu bildirilmiştir. Türkiye'de kadınlardaki obezite prevalansının dünya ortalamalarına göre yüksekliği şaşırtıcıdır.
OBEZİTENİN YOL AÇTIĞI HASTALIKLAR
Obezite tip 2 diyabet, kalp hastalığı, hipertansiyon ve inme dahil pek çok ağır hastalık ile ilişkilidir. Örneğin 6-8 kg’lık bir ağırlık artışı kilo almayan kişilere bakışla tip 2 diyabet riskini 2 kat artırmaktadır. Obezite ayrıca bazı kanserler (meme, endometriyum, prostat, kolon ve safra kesesi), hipoksi, uyku apne, herni ve artrit gibi patolojilerler de ilişkilidir. Obezite ve ilişkili bozukluklar arasında; Tip 2 Diyabet (insülin direnci)Lipoprotein metabolizmasıKardiyovasküler sistem (dşük HDL, hipertrigliseridemi, küçük yoğun LDL artışı fibrinolitik anomaliler, aterotromboskleroz)Kan basıncı artışı(metabolik sendrom) ve Gastrointestinal sistem bozuklukları (reflü özefajit,hiatal herni, safra taşı, hepatosteatoz ve steatohepatiti) sayılabilir.
OBEZİTENİN TEDAVİSİ
Obezite tedavisi uygulanan ve kilo veren kişilerin %95’inden fazlasının yeniden kilo aldığı kesin bilinen bir gerçektir. Bu anlamda sağlıklı bir şekilde kilo vermek kadar, verilen kilonun yeniden alınmasının önlenmesi de tedavinin çok önemli bir önemli mihenk taşıdır. Obezitenin tedavisinde diyet (Tıbbi-sağlıklı beslenme) tedavisi, fiziksel aktivite (egzersiz), davranış tedavisi (beslenme modeli), ilaç tedavisi, kombine tedavi ve cerrahi tedavi gibi çeşitli tipte tedavi yöntemleri uygulanmaktadır. Obez kişilerin çoğu hızlı ve kolayca zayıflamayı isterler.Gerçekte ise bu kolay değildir. Bu durum başarılamadığında tedaviyi bırakma veya nüksler sıktır. Bu yüzden daha tedavi başlangıcında gerçekçi hedefler belirlenmelidir. Gerçekçi bir hedef olarak 6 ayda %5-10 kilo kaybı amaçlanmalıdır. Vücut ağırlığındaki %10’luk bir azalma bile obeziteyle ilişkili risk faktörlerinin azalmasını sağlar. Bu nedenle güncel tedavi önerileri %10’luk kilo kaybına odaklanmış olup amaç kilo kaybının uzun süre idamesinin sağlanmasıdır. Kilonun korunması uzun süreli davranış değişikliği, dengeli ve sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivitenin artırılmasına bağlıdır. Bu amaca yönelik olarak tedavide ana nokta enerji alımının azaltılması ve enerji harcanmasının artırılmasıdır.
Gün içinde harcadığımız enerji 3’e ayrılabilir;1-Bazal metabolizma, 2-Öğün bağımlı enerji harcanması (gıdaların termik etkisi) ve 3-Fiziksel aktivite için kaybedilen enerji. Bazal metabolizma günlük enerjinin %60-70’i, gıdaların termik etkisi %10’u, fiziksel egzersiz ise sedanter yaşayanlarda %10-15, aktif kişilerde ise total enerjinin %30-40’ı dır.
DİYET (Sağlıklı beslenme): Diyet obezite tedavisinde basit, kolay uygulanabilir, ucuz ve güvenli bir yoldur, ancak mutlaka kişiye özgü ve ılımlı olmalıdır. Medyatik diyet örneklerinin diyet listesini hazırlayan kişiler dışında kimseye yararı yoktur. Diyet tedavisinde amaç enerji açığı oluşturarak vücut yağ depolarında azalma sağlamaktır. Kas ve yaşamsal organlarda hücre kaybı olmadan yağ depolarında azalma sağlanmalı, vitamin, mineral ve elektrolit kaybı önlenmelidir. Genelde 500-600 kkal/gün kalori kısıtlaması haftada 0.5 kg ve 6 ayda %10 kadar bir zayıflamaya neden olur. Gün içerisinde alınan toplam enerji alımı kısıtlamak için bir çok obez öğün atlamakta, ancak açlık dürtüsü daha sonra daha fazla gıda alımı yaratmakta ve gıdaların termojenik etkileri de azalmaktadır. Bu yüzden günlük kalori bölünerek kahvaltıda %20-25, öğle yemeğinde %30-35, akşam yemeğinde %30-35 oranlarında sık yemek yemeleri ve açlık hissinin baskılanması önemlidir.
EGZERSİZ: Fiziksel aktivite rejimine başlamadan önce mutlaka kalp ve solunum kontrollerinin yapılması gerekir. Başlangıçta 30-45 dakika/gün haftada 3-5 gün orta derecede fiziksel aktivite için teşvik edilmelidir. Haftada 2,000 kkal harcamak için yaklaşık haftada 7 saat (420 dk) çabuk yürüyüş yapmak gerekir. Fiziksel aktivite sırasında travmadan kaçınmak da dikkat edilmesi gereken önemli noktalardandır. Aşırı obez bir kişinin basit egzersizlerle fizik aktiviteye başlaması ve dereceli olarak artırılması önerilir. Yeni bir fiziksel aktivite rejimine başlamadan önce mutlaka kardiyopulmoner kontrollerin yapılması gerekir; hastanın yaşı, eşlik eden kronik hastalıklar, semptomları değerlendirilmelidir. Obezlerin çoğu egzersize emniyetli olduğu için yürüme ile başlar. Haftada 3 gün 10 dk. yürüyüş ile başlanır. Haftada en az 5 gün 30-45 dk’ya artırılır. Ayrıca yürüme mesafesindeki yerler içim taşıt kullanılmaması, otobüsten bir durak önce inilmesi, asansör yerine merdiven kullanılması, arabanın mümkün olduğunca uzak yerlere park edilmesi yararlı olabilir.
DAVRANIŞ TEDAVİSİ: Obezite için davranış tedavisi genellikle bir terapistin yönetiminde haftada 1-2 saatlik oturumlar halinde 10-15 kişilik gruplarla 12-20 hafta uygulanır. 6 ay haftada bir, sonra ayda 1-2 kez olan toplantılar iki yıla kadar uzatılabilir. Ancak tek başına davranış tedavisi orta ve şiddetli obezite tedavisinde yeterli değildir. Davranış stratejileri 4 ay-1 yıl içinde diyet ve egzersizle oluşturulan kilo kaybını bazalin %10 u kadar arttırır. İlaç tedavisi yada çok düşük kalorili diyet (ÇDKD) ile kombine uygulanması önerilmektedir. Davranış tedavisi sonlandırıldığında hastalar genellikle verilen kilonun 1/3’ünü yeniden almaktadır. Bununla birlikte haftada 2 kez düzenli iletişim uzun süreli kilo kontrolüne yardımcı olabilir. Kognitif-davarnışsal karar verme girişimleri (cognitive-behavioral decision making interventions) geleneksel davranış tedavisine göre başlangıçta daha az kilo kaybı sağlasa da 6-12 aylık sürede daha etkilidir. Fiziksel aktiviteyi artırmak ve diyet önerilerine uyma zorluğu yaşayan kişilerde uyumu artırmak için davranış tedavilerinden de yararlanılır. Davranış tedavisi kişinin motivasyonunu artırır.
İLAÇ TEDAVİSİ: İdeal bir obezite ilacı; dozla ilişkili kilo kaybı yapmalı, ulaşılan hedef kilonun devamlılığını sağlamalı, kronik olarak kullanıldığında da güvenilir olmalı, tolerans gelişmemeli ve kötü kullanım yada bağımlık yapmamalıdır. Ne yazık ki günümüzde böyle bir ilaç yoktur. Bu nedenle ilaçlar asla tek başına kullanılmamalıdırlar. Günümüzde obezite tedavisinde kullanılan ilaçlar şu şekilde sıralanabilir:1-Orlistat: Orlistat alınan yağın yaklaşık üçte birinin ince bağırsaktan emilimini önler. Dolayısıyla, daha fazla yağın alınması daha fazla yağlı dışkılama yapar. 2-Sibutramin: Sibutramin merkezi sinir sisteminde, norepinefrin ve serotonin geri alımını baskılayarak iştahı azaltır. Bu ilaç, ağır kalp kapak anomalilerinde uygulanmamalıdır. Diğer istenmeyen etkiler; ağız kuruluğu, baş ağrısı, uykusuzluk ve kabızlık olarak sıralanabilir. Şubat 2010 tarihi itibarıyla sağlık bakanlığı kullanımına izin vermemektedir. 3-Rimonabant:Esrarın iştah açtığı çok öncelerden beri bilinmektedir Kannabinoid reseptörlerin 1990’da keşfedilmesinden sonra CB1 reseptör blokerleri geliştirilmiştir. Rimonobant yeni geliştirilmiş bir CB1 reseptör blokeridir ve yapılan çalışmalar bu ilacın kilo kaybına neden olduğunu göstermiştir. Ayrıca sigara bırakmaya yardımcı olduğu ve sigara bırakıldıktan sonraki kilo alımını önleyebileceği de ileri sürülmüştür.
CERRAHİ TEDAVİ:
Günümüzde obezitede kullanılan cerrahi yöntemler güvenilir ve etkili olmakla birlikte, NIH ortak kararına göre şiddetli obezite BKİ>40 kg/m2 ve BKİ’i 35-40 arasında ancak obezite ile ilişkili hastalık için yüksek risk taşıyan kişiler cerrahi tedavi için adaydır. Kilo kaybettiren cerrahi yöntemler diğer tedavi yöntemlerinin başarısız olduğu hastalara saklanmalıdır. Obezite cerrahisinde alınan gıdaların azaltılması için mide ve ince bağırsağa girişim uygulanır. Cerrahi öncesi hastalar risk ve yararlar konusunda bilgilendirilmeli ve hastalar yaşam tarzı değişiklikleri için motive edilmelidir. Obezite tedavisinde kullanılan cerrahi yöntemler aşağıda sıralanmıştır:
Gastrik rezeksiyon
          Horizontal gastroplasti
          Vertikal bantlı gastroplasti
          Gastrik bantlama
Malabsorbsiyon yapan yöntemler
          Jejenoileal by pass
          Retrokolik loop by-pass
          Roux-en Y gastrik by pass
Kombinasyonlar
Laparaskopik anti-obezite cerrahisi
Biliyopankreatik diversiyon
Liposuction
Lipektomi biçiminde sıralanabilirler.
Ayarlanabilir gastrik band (mide kelepçesi olarak ta bilinmektedir) yönteminde uygun bir band midenin üst bölümü çevresine yerleştirilir. Band ilerleyici olarak küçük bir kese yaratmak için sıkıştırılır. Düzenli uygulama için iğne gerekir. Teknik olarak kolay, geri dönüşümlü ve malabsorbsiyon riski yoktur. Yakın izlem ve düzenli bant ayarı gerektirir. Hasta şekerleme ve yüksek karbohidratlı sıvı tüketirse başarısızlık kaçınılmazdır.
 
Obezitede cerrahi tedavi ilkeleri
  • Obezite cerrahisi 1) BMI > 40 2) BMI 35-39.9 ve ciddi medikal koşullar varsa uygulanır.
  • Obezite cerrahisinde alınan gıdaların azaltılması için mide ve ince barsak modifikasyonları uygulanır.
  • Günümüzde obezitede kullanılan cerrahi yöntemler daha güvenilir ve etkilidir.
  • Şiddetli obezitede cerrahi yöntem uzun vadede kilo kontrolü için iyi bir yöntemdir. 
  • Cerrahi öncesi hastalar risk ve yararlar konusunda bilgilendirilmelidir. 
  • Cerrahi sonrası hastalar yaşam tarzı değişiklikleri için motive edilmelidir.
  • Bir medikal tim yaşam boyu takip planının parçası olmalıdır. 
Son zamanlarda implante edilebilen elektrodlar kullanılarak yapılan gastrik pacing’in (mide pili) etkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bunlar arasında Medtronic firması tarafından geliştirilen Transneuronix’in etkisi araştırma aşamasındadır.
OBEZİTE TEDAVİSİNDE UYULMASI GEREKEN ÖNERİLER  
A- Alışverişe yönelik öneriler;
* Yiyecek alışverişini tok karnına yapmak,
* Alışverişe liste hazırlayıp çıkmak.
* Yanına yapılan listeye yetecek kadar para almak.
* Yenmeye hazır besinleri satın almamak.
* Satın alırken aynı gruptaki besinlerin enerjisi düşük olanını seçmek.
* Televizyon programlarında veya reklamlarda yiyeceklerle ilgili olanları seyretmemek.  
 B- Planlı olmaya yönelik öneriler;
* Besin tüketimini sınırlamak için ne yiyeceğini önceden planlamak.
* Boş zamanlarda yiyecek atıştırmak yerine egzersiz yapmak. Ev veya iş yerinde egzersiz için belirli bir alan ayırmak.
* Sabah kalkınca, her öğün öncesi, sırası ve sonrasında 1 bardak ılık su içmek.
* Önerilen yiyecekleri planlanan zamanlarda yemek (5-6 öğün şeklinde). Öğün atlamamak
* İkramları kabul etmemek, bunu kabalık olarak nitelendirmemek. Çevredeki insanlara yemek için ısrar etmeleri yerine, yememek için teşvik etmelerinin daha iyi olacağını anlatmak
* Düzenli dışkılama alışkanlığı edinmek (her gün, sabah kalkınca)
* Her hafta, sabah aç karnına, aynı kıyafetlerle tartılmak ve ağırlığı kaydetmek
 C-Yemekle ilgili aktivitelere yönelik öneriler;
* Göz önünde yiyecek bulundurmamak
* Mutfağa fazla zaman ayırmamak. En kısa sürede işi bitirip, uzaklaşmak
* Yenilmemesi gereken besinleri evde bulundurmamak,
* Yemekte servis kepçesinin küçük olmasına dikkat etmek.
* Yemeğin servis kabını masaya koymamak
* Yemek biter bitmez masadan kalkmak
* Tabakta yemek bırakmaktan çekinmemek, kalanı ara öğünde yemek
* Mümkün olduğunca iyi çiğnemek ve yavaş yiyerek lokmaların tadına varmak
* Lokmalar arasında çatalı kaşığı elinden bırakmak
* Yemek yerken başka aktiviteler (TV seyretmek, okumak gibi) yapmamak
* Akşam yemeğinden sonra yemek yememek (şekersiz çay, ıhlamur vb. içilebilir)
* Doyulmazsa tekrar alma şansı olduğunu düşünerek tabağa mümkün olduğu kadar az yemek koymak, bir miktar yedikten sonra bir süre bekleyip tokluk hissinin geldiğini görmek
* Yemeğe yönlendiren riskli durumları tespit etmek ve bu durumlardan uzak kalmaya çalışmak.
* Alkol, zengin soslar ve süslemelerden kaçınmak
D- Özel günlere yönelik öneriler;
* Kalorisiz veya düşük kalorili içecekleri tercih etmek,
* Her koşulda diyet listesine uygun besinleri seçmeye özen göstermek
* Çok aç olunduğunda düşük enerjili besin (salata, meyve, ayran, çorba gibi) yemek
* Kendini besin tekliflerini reddetmeye hazırlamak, aksilikler karşısında cesareti kırmamak. Eğer fazla yenirse sonraki öğünü sadece salata ve biraz peynirle geçiştirmek.
E-Diğer öneriler;
* Aktiviteyi arttırmak. Kısa mesafelerde taşıt kullanmamak, asansöre binmemek, hızlı tempoyla yürümek, ev işlerini kendi kendine yapmaya çalışmak
* Kapının önünde spor ayakkabılarını hazır bulundurmak
* Aktif ve hareketli kişilerle birlikte olmaya özen göstermek
* Çevredeki kişileri de "yeterli ve dengeli beslenme" konusunda teşvik etmek
* Yemek pişirirken düşük enerjili yemekler pişirmeye gayret etmek (etli yemeklere yağ koymamak, yemeklerdeki yağ miktarını azaltmak, kızartma yerine haşlama, ızgara veya fırında pişirmek vb)
* Bir diyet programı uygulamanın, avantaj ve dezavantajlarını karşılaştırmak
* Açlık halinde yemek yeme ile, oburca yemeyi birbirinden ayırmak
* Kilo verme konusunda kendisine güvenmek, sabırlı olmak, sıkıntıları yiyerek gidermek yerine başka faliyetlerde bulunmak (her gün kitap okumaya vakit ayırmak gibi).